|
|
|
|
|
|
|
|
162 - MEHMET CULHACI 14 Mayıs 2007 - Pazartesi , 16:57:26
|
|
|
YASASIN CUMHURIYETIMIZ
Tandogandan günes dogdu parladi
Caglayanda irmak oldu cagladi
Canakkale bogazlari bagladi
Türkün karekteri bu cumhuriyet
Nöbetci ordumuz asil türkoglu
Kaleler fetetmis tarihler dolu
Kemalist devrimler laiklik yolu
Bin yillar yasasin bu cumhuriyet
Albayraga bezendi kordon boyunda
Denizlere tasti izmir koyunda
Manisa gündogdu alsancaginda
Tarihler yazdirdi bu cumhuriyet
Gazipasa atatütkün ünüdür
Birlik beraberlik bugün günüdür
Demokrasi yasam tarzi tanitir
Istiklal kazandi bu cumhuriyet
Atatürkün yattigiyer nur olsun
Türk milleti büyük kücük bir olsun
Mitingler yapilsin meydanlar dolsun
Cok ihanet gördü bu cumhuriyet
Türk gencligi vatan emanet size
Yurt icin calismak amactir bize
Nebüyük düsmanlar getirdik dize
Zaferler kazandi bu cumhuriyet
Samsundan parladi türkün günesi
Öyle bir kahramanki Bulunmaz esi
Nice uzun yillara seksendört yasi
Atamizdan bize bu cumhuriyet
Amasyadan erzurumdan sivastan
Memleket kan aglar gecilmez yastan
Yikilmis osmanli koca türkistan
Yoktan var yaratti bu cumhuriyet
Feyzi cakmak inönüsü atatürk
Sahlandi ordular celik oldu türk
Baskenti ankara kazanildi mülk
Dünyaya san verdi bu cumhuriyet
ASIK MEHMET canim feda vatana
Naglet olsun memleketi satana
Oy vermeyin calip cirpip yatana
Devrimler yaratti bu cumhuriyet
ASIK MEHMET CULHACI
VIYANA AVUSTURYA
|
|
|
|
|
|
|
163 - Bercenek'li FEZALI(Haci Cirik) 13 Mayıs 2007 - Pazar , 18:50:22
|
|
|
Berçenek,li FEZALİ ( Tarih: Cum 11 May 2007 10:21:28 EESTYILANDA OLSA SARILMAK:
Ne hikmettir Türki,yedeki siyasetci ,devlet yönetmeye talip olan beyler,başları sıkışınca akıllarına Çanakkale savaşı geliyor.Aynı kırık pilak gibi destanlanmış demeç ve hazır yazılmış duygularımızıda okşayan beyanları, dillerine dolayıp meydanlarda sınırsız konuşmalarına destek ediyorlar.Bu Çanakkale savaşının üstünden binlerce yıllarda geçse unutulmaz.Batmakta olan osmanlının sonunda genç türkiyenin kuruluşunda Çanakkale mihenk taşidır.Türkiye Cumhuriyetini yönetmekte becerisi eksik olanlar, milli duygularımızın arkasına sıgınrak ülke yönettiler.
O Türkiye cumhuriyet,inin temel taşı olan kurtuluş savaşında canını feda etmiş ve uzun zaman acısını bedeninde duymakta olan, bitmiyen yaralar almış o yüce fedakar insanlar, geçen zaman içinde ya bir kenarda unutulmuş yada kader denen şeye terkedilmiş.
Çankaya,da aynı kafaların politik malzemesi olmaya devam ediyor. günümüze kadar sayısız hükümetler seçimlerde halktan oy almak amacı ile siyaset üretenler,Çankaya,yı çoğu zaman yalnız bıraktılar.Bu gün gelinen noktada anladılar ve gördülerki çankaya yokuşu tehlikede.Sıcak saç üzerine düşen buğday misali sesli sıçrayışlar her gün ülkenin bir kentinde, birleşme çoğalma adına sokaklarda seslerini yükseltiler.Görünen gerçek şuki bu güne kadar meydanlarda Laiklik ve demokrasiden söz edenler bolca palavra atmışlar,gerçekci olunmamış.
Mustafa Kemal ATATÜRKÜN şemsiyeside bu insanları saklıyamaz hale geldi.
Çankaya buğünekadar köşkünde idareci gerçek halkın yani bütün türkiye cumhuriyeti vatandaşlarını kucaklıyan, onları koruyan sulh ve barış içinde ülkesinde yaşamasını kolluyan birlikte yaşamı paşlaştıran,bir konuğunu uzun zaman bulamamıştır.Bu gelinen sonuçta Laikliğin karşıtı olanlar ise çığ ğibi devletinde imkanlarını kullanarak örğütlenmiş, Laik,liği ve cumhuriyet,i ortadan kaldırmak için devlet kurumlarınada yerleşmiştir.Bu gelişmenin kökünde esas olarak CHP nin büyük ihmalliklari sebeb olmuştur.
Elli yıldır CHP düzgün bir politika üretip çozümcü
siyaset üretememiş olması.Saglik sistemi, Egitim sistemi,Ulaşım,Ekonomi ile ilgili kesin bir politikasi, Tarima ilişkin bir politikası,Dış politikasi nedir? Bu saymaya çalıştığım noktalar ülkenin bel kemiğidir. Bu konularda siyaset yapmamış,üretmemiş partinin geleceği ve ülkesinin gelecegi başka nasıl olabilir.Ben derimki bu geçmişe bakılarak solda birleşim olacaksa!! Seçmene çağrımı
altını çizerek yapıyorum.Bu güne kadar yönetime talip olmuş ama seçim yasasına takılmış yönetime gelememiş partilrin bağımsız adaylarına oy verelim.Solda esas birliğin yolu bu anlayıştan oluşacağını düşünüyorum . Bu konuda sizleri şiirlede seslenmek istedim saygılar(cirirkh@gmx.de)
BAKIN BEYLERİN HALİNE
Çanak kale çan kaya özünde
Koş turan beylerin bakın haline
Hocanın mollanın düşen yüzünde
Çoş turan beylerin bakın haline
Hürafa görmüştü saltanat kime
At atar imiş sahip değilsen geme
Dörtbuçuk yıl alışmış iken yeme
Uç turan beylerin bakın haline
Adım adım ileri derken düşene
Kefeni sarılmaz imiş bedene
Devlet kuşu konmuş iken tepene
Taş duran beylerin bakın haline
Güldü gülüstan devleti alemin
Yerleşmişti eh alıryordu demin
Sefasın sürecek olurken dinin
Baş vuran beylerin bakın haline
Sabaha erken öten pozlu horuz
Demişti yerleştik yıkılmak zoruz
Binbeşyüzlık muska tutmadı rumuz
Taş vuran beylerin bakın haline
Fezali ne hikmet yanıldı ülama
Aglayan çocuklar alıyor mama
Sokakta yürümez çıkarsa dama
Kaş vuran beylerin bakın haline
Berçenek,li FEZALİ (Haci CIRIK)
|
|
|
|
|
|
|
164 - Ş_A_H_R_U_D 11 Mayıs 2007 - Cuma , 23:26:12
|
|
|
kaçağım, eşkiya aşklar yaşarım durmadan
kaşla göz, dağla uçurum arası konar göçerim.
sürgünlüğümü yurtlanmaz yerleşik sevdalar,
sığsın ısterler defnelerim, küçücük saksılarına.
yetmez, dağbaşlarının teslimiyeti ıstenir,
ya katlim, ya ıhanetim.
bilmezler bir başka yolu olduğunu.
yani ben, eşkıya her yanı pusu.
gözlerindeki dumanlı dağlara sevdam,
zülfünde gölgeye sığınmam bundandır
o zaman keyif çatarım silah diye
sevdanın doruğuna.
buzullar erir nehirler yatak değiştirir
sevdalarını işıklarında yıkarlar
sonra da yürekleri seslerinde
gürül gürül akarlar
çıplak suretleri dağ başlarını resmeder
o dem ıklim değişir, hüzün olur.
yüreğimden gayrısına sır vermediğim doğrudur,
kaçaklıktır.
hadi gel şahrud'um dağlara gövde verelim,
göğsüm tahtasının altı ol.
yoksa vuracak beni hasretim bir tenhada
yakışır mı bir kaçağa ecel eliyle ölmek?
hayat denen sonsuzluğun
karşısında bir çocuğuz
düşe - kalka büyürken
kalkamayız birçoğumuz
bu hayat böyle mi olur
düşen hep yerde mi kalır
gün olur belin doğrulur
kim ne olacak belli mi olur
ama bitmez yolculuklar
belki biraz canın yanar
düştüğün yerde doğrulup
başlar yine ılk adımlar
bu hayat böyle mi olur
düşen hep yerde mi kalır
gün olur belin doğrulur
kim ne olacak belli mi olur
|
|
|
|
|
|
|
165 - Ş_A_H_R_U_D 04 Mayıs 2007 - Cuma , 19:36:26
|
|
|
Herkezın ılgısıne cekecegınden emınımmm okumanızı tavsıye ederımmm ..
Kitap bıttıkten sonra herkezın bılıncının altında bır soru işaretı oluşacagından emınımm ve başladıktan sonraaa sonunu getırmeden bırakmak ıtmecegınız bır öyküü
Bütün hacibektaşlılara saygılarrr sıte cok ğüzel olmuşşş emegı gecen herkeze tebrık ederımmm.
( Şahrud okyonusa dökülür ve uzaklaşır ama sular bırbirine baglıdır Seyduna sen beklemeye devam et bır günnn Şahrudun yine o ırmaya yolu düşerr ozman okyanusa dökülmiceginden emin olll.... )
|
|
|
|
|
|
|
166 - Ş_A_H_R_U_D 04 Mayıs 2007 - Cuma , 19:25:23
|
|
|
ALAMUT KALESİ
Wladimir Bartol 1903 yılında Trieste civarında küçük bir sloven şehrinde dünyaya gelmiştir. Wladimir Bartol, Fransız kültürü almış olan anne ve babasının etkisiyle, yirmili yıllarda sorbon’da tahsil gördü. Yüksek öğreniminin büyük kısmını, anayurdunun başkenti olan Ljubliana şehrinde tamamladı. Öğrenim gördüğü dalları, bakış açılarına göre, gelişigüzel veya ansiklopedik olarak tanımlamak mümkündür: Felsefe, psikoloji (Bartol, Freud’un o zamanlar pek tanınmamış olan eserini çok erken yaşlarda keşfetmiş), biyoloji (bartol tüm yaşamı boyunca kelebeklerin yaşamlarına hayran kalmıştır), dinler tarihi. Kısacası, son savaştan önce yoğun anlaşmazlıklar tarafından parçalanmış bir ülke için, hiç de uygun olmayan bir eğitim. Ljubliana, otuzlu yıllarda zıt ideolojilerin birbirleriyle şiddetle çatıştıkları bir şehir olmuştur.
İlk eseri olan Alamut’u 1938 yılında ana dili olan Slovence ile kaleme alarak tamamladı. 2. Dünya Savaşı’nın karışık ortamında, umduğu ilgiyi bulamadı kitabı. Hatta el altından satılacak kadar tehlikeli bir kitap olarak kabul edildi uzun süre. Bartol, savaş yıllarında vatanını işgal eden Alman ve İtalyan faşistlerine karşı mücadele etti.
Savaştan sonra kurulan Yugoslavya’da istediği ortamı bulamadığı için 1946 ile 1956 yılları arasında on yıl boyunca ikamet edeceği Trieste’ye yerleşti. 1956 yılında geri dönerek Alamut’u bir kez daha yayınlamayı başardı. 1960 yılında Yugoslavya Yazarlar Birliği başkanlığına seçilerek, nihayet layık olduğu itibara ulaştı. Kitabı ise 1967 yılındaki ölümüne kadar bir daha yayımlanamadı; herkes tarafından baş eseri olduğu kabul edilmesine rağmen, sadece 1980 ve 1984 yıllarında iki baskı yapabildi.
Son yıllarda pek çok yabancı dile çevrilerek bu ülkelerde basılmıştır.
“Fedailerin Kalesi Alamut”, tarihteki ilk terörist olarak bilinen Hasan İbni Sabbah’ın ilginç yaşam öyküsünü ve büyük hedefi için kullandığı alamut kalesini konu alır. Olay Hıristiyanların zaman ölçüsü ile 1900’lü yıllarda geçmektedir
İsmaili inancına göre, ki aynı zamanda Hasan İbni Sabbah’ın inancıdır, halife Ebu Bekir, hz. Ali’yi kandırarak halifelik sıfatını O’ndan çalmıştır. Yani asıl halife olması gereken hz. Ali’dir. Yine İsmaililere göre, insanlığın kötüye giden durumunu düzeltmek için günün birinde Hak tarafından bir mehdi gönderilecektir.
Gençlik yıllarında dinine bağlı olan ve engin Din bilgisine sahip olan Hasan ibni Sabbah, gönderilecek olan mehdinin kendisi olabileceğini düşünür ve gönderilecek mehdinin özelliklerini araştırmaya başlar. Araştırmaları sırasında yaşadığı şehre büyük bir Din alimi gelir ve yaptığı araştırmaya ışık tutması için Din alimiyle görüşür. Alim, Hasan İbni Sabbah’ın istediği cevapları vermez fakat Sabbah araştırmalarına devam eder. Daha sonraki yıllarda yine bir din alimi gelir ve Hasan İbni Sabbah aynı düşünceyle alimin kapısını çalar. Alimin anlattıklarında çelişkiler yakalar ve itiraz eder. Bunun üzerine alim,Hasan İbni Sabbah’a dönerek çok zeki biri olduğunu ve aslında Din’in saçmalıktan ibaret olduğunu , peygamberin deli olduğunu ve insanları kullanmak için ulvi şeyler uydurduğunu söyler. Hasan İbni Sabbah önceleri inanmayıp fakat kafası karışmış olarak geri döner.
Daha sonraki zamanlarda bu düşünce kafasında yer eder ve insanları uyarmaya çalışır. Her yerde bu inanışı haykırır ve insanlara bir hiç peşinde koşmanın saçma olduğunu söylemeye çalışır. Fakat Hasan İbni Sabbah’ı işiten herkes onu toplumdan uzaklaştırmaya çalışırlar hatta birçok yerde taşlarlar. Çünkü inançlarına körü körüne bağlanmışlardır.
Hasan İbni Sabbah’ın babası bu olayları görür ve Hasan’ı başka bir şehre medrese eğitimine gönderir. Hasan İbni Sabbah Orda, kendi gibi düşünen Ömer Hayyam ve daha sonraki bir zamanda Nizam ül-mülk ünvanını alacak Hasan ile tanışır. Bu üçlü görüşlerini yaymak için güçlü olmaları gerektiklerini düşünürler ve birbirlerine, her kim üst kademelerde bir makama gelirse diğerlerini yanına alma sözü verirler.
Uzun zaman sonra Hasan İbni Sabbah, dönemin Nizam ül-mülk’ü olan arkadaşı Hasan’ın yanına gelerek sarayda çalışmaya başlar. Yaptığı çalışmalarla ve hareketleriyle herkes tarafından sevilen Sabbah aynı zamanda arkadaşı Nizam ül-mülk tarafından kıskanılır.
Birgün, dönemin padişahı Melik Şah, Nizam ül-mülk’ü yanına çağırarak devletin gelir-giderleriyle ilgili bir rapor hazırlamasını söyler. Nizam ül-mülk bu işin iki senesini alacağını söyler. Hasan İbni Sabbah ise bu işi kırk gün içinde yapabileceğini söyler. Melik Şah, kırk gün sonra bu iş olmazsa sarayı terk etmesini söyler.
Kırk gün sonunda Sabbah, çalışmasını bitirir ve padişaha sunarken bir kısmının eksik olduğunu fark eder. Hiç şüphesiz bu iş Nizam ül-mülk’ün eseridir. Bu vesileyle Sabbah, saraydan ayrılmak zorunda kalır ve bu günden sonra Nizam ül-mülk’ü yok etmeyi ve Büyük Slçuklu İmparatorluğun’u çökrtmeyi kendine amaç edinir.
Saraydan ayrılan Hasan İbni Sabbah, Mısır’a sürülür ve ordan da Afrika’ya gönderilmek üzere bir gemiye bindirilir.
Gemi kaptanına yüklü miktarda altın teklif ederek Afrika yerine Suriye’ye çıkmasını söyler. Kaptan bu teklifi geri çeviremez. Aynı zamanda gemide bulunan diğer insanlara, kendine Allah’tan vahiy geldiğini ve Afrika yerine Suriye’ye ineceklerini söyler. Olayın söylediği şekilde vuku bulması üzerine insanlar, Dini bilgisini engin olan Hasan İbni Sabbah’ın mehdi olduğunu düşünür. Bu olay üzerine Hasan İbni Sabbah, insanları kullanmak için inanç unsurunun en kolay yol olduğunu düşünür.
Namı yayılan Hasan İbni Sabbah, fethi çok zor olan, Kartal yuvası olarak da bilinen Alamut Kalesini satın alır.
Alamut Kalesi’nin bir tarafını, kendine inanan gençlere tahsis eder ve bu kısımda bu gençlere, Dini bilimler ve modern bilimlerin yanında savaş dersleri verilir. Bu eğitim çok sıkıdır ve eğitim süreci boyunca seydunadan, yani Hasan İbni Sabbah’tan bahsedilir ve seyduna kimseye gösterilmez. Kendine ait bir odada bulunmaktadır.
Kalenin diğer tarafında ise farklı yerlerden satın alarak yada kandırarak getirdiği, huri kadar güzel köle kızlar vardır. Burada ise kızlara Dini ve modern bilimlerin yanında cinsellik ve bir erkeğe nasıl davranılması gerektiği öğretilir.
Kalenin kızların bulunduğu taraftaki kısmı cenneti andıran bir dizayna sahiptir. Burada her türlü ağaç, çiçek ve hayvan bulunmaktadır. Ki zaten Hasan İbni Sabbah, burayı, seçtiği kişiler cennet zannetsin diye tasarlamıştır. Bu tarafa geçiş Hasan Sabbah’ın odasında bulunan gizli bir yerden sağlanmaktadır.
Nihayetinde Melik Şah, Hasan İbni Sabbah tehlikesini fark ederek büyük bir orduyu üzerine göndererek kaleyi terk etmesini söyler. Sabbah büyük günün geldiğini anlar ve öncü birliğe karşı başarı sağlayan fedailerden Süleyman, Yusuf ve Tahir’in torunu Avni’yi yanına çağırır. Onları cennete götüreceğini söyleyerek elindeki haşhaşları içmelerini, bu ilaçların kendilerine enerji vereceğini söyler. Diğer taraftan kızları uyarır ve cennet havası yaratmalarını emreder. Haşhaşı içtikten sonra buraya getirilen gençler kendilerini gerçekten cennette zannederler ve her biri buradaki kızlardan birine aşık olur. Meryem, Halime, Apama kitapta ismi çok geçenlerdir.
Bu olayın üstüne fedailer, cennetin anahtarlarından birinin Seyduna’nın elinde olduğuna tam olarak inanırlar ve seve seve ölüme gitmek isterler.
Daha sonra Sabbah, bu üç kişiden biri olan Tahir’in torunu Avni’yi Nizam ül-mük’ü öldürmesi için gönderir. Bu arada Melik Şah’ın üç elçisi Seyduna’ya gelerek kaleyi terk etmesini söyler. Hasan İbni Sabbah elçilerin yanında, Süleyman ve Yusuf’u yanına çağırarak kendi kendilerini öldürmelerini söyler. Süleyman ve Yusuf bir an bile tereddüt etmeden kendi kendilerini öldürürler. Olayı gören elçiler büyük bir şaşkınlık içinde kalırlar. Elçiler geri dönerken Seyduna onlara yakında Nizam ül-mülk hakkında bir haber duyacaklarını da söyler.
Diğer yandan Nizam ül-mülk’ü öldürmeye giden Avni, zehirli bıçakla Nizam ül-mülk’ü yaralar. Ölecek olan Nizam ül-mülk, ordan sağ çıkamayacağını bile bile nasıl böyle bir şeye yeltendiğini sorar Avni’ye. Avni, ölürse seyduna’nın onu cennete göndereceğini söyler. Nizam ül-mülk gittiği yerin cennet değil Kartal Yuvası’nın arka bahçesi olduğunu, Hasan İbni Sabbah’ın onu kandırdığını söyler ve öcünü alması için onu serbest bırakır.
Hasan İbni Sabbah üzerine gönderilen ordunun büyük bir bölümü, bu ölüm olaylarının üstüne Seyduna’nın gerçek bir peygamber olduğuna inanır ve ona saldırmanın yanlış olduğunu düşünerek dağılmaya başlar.
Geri dönen Avni, görevini tamamladığını ve Seyduna ile görüşmek istediğini söyler. Hasan İbni Sabbah, bunun bir tuzak olduğunu düşünerek Avni’yi yakalatır. Tutuklu halde bulunan Avni’ye asıl amacının, kendi ırkı olan Persleri, at hırsızları olarak nitelendirdiği Türk esaretinden kurtarmak olduğunu, bunun için bir ömrünü harcadığını söyler. Sonra Tahir’in torununu serbest bırakır, gidip daha çok ilim öğrenmesini ve gelip kendi kaldığı yerden bu işi devam ettirmesini söyler. Avni eşyalarını alır Alamut’u terk eder.
Hasan İbni Sabbah, üç öğrenciyi daha, sözde cennete gönderir. Ama içlerinden Ubeyde isimli talebe verilen ilacı yutmaz, her şeyi anlar. Bunun üzerine daha kalenin bu tarafına getirilmeden boğularak öldürülür.
Diğer iki kişiden biri olan Cafer, estetik operasyonla kendilerine gönderilen elçiye benzetilerek Melik Şah’ı öldürmeye gönderilir. Cafer, Melik Şah’ın huzuruna kadar çıkar ve Şah’ı kulağından yaralamayı başarır. Cafer, oracıkta linç edilerek öldürülür ama hedefine ulaşmıştır; Melik Şah, zehrin etkisiyle ertesi güne kadar canını bırakır.
Melik Şah’ın ölümü üzerine Büyük Selçuklu Devleti çöküş dönemine girer.
Amacının büyük bir kısmına ulaşmış olan Seyduna yani Hasan İbni Sabbah, bundan sonra kendinden sonrakilere yeni hikayeler uydurmak için odasına kapanır.
Akıcı bir dille yazılmış olan “Fedailerin Kalesi Alamut”, gerçekten de okuduğum kitaplar arasında en çok beğendiğim kitaptır. Dili çok güzel bir şekilde kullanan yazar, kitabı elimizden bırakmamamız için beli ki bütün hünerini ortaya koymuştur. Herkese tavsiye edebileceğim nadir kitaplardan birisidir.
|
|
|
|
|
|
|
167 - seyduna 04 Mayıs 2007 - Cuma , 15:11:25
|
|
|
Halen sinemalarda gösterilen \\"Multipli city\\" (Dördümüze Bir Eş) işte bu sorulara yanıt arıyor. Filmin kahramanı (Michael Kreaton) çağdaş bir hastalığın kurbanı; işinden başını kaldıramayan, oradan oraya koşturmaktan ne evine, ne sevdiklerine zaman ayıramayan ve sonunda hiçbirşeyi doyasıya yasayamadan bitkin düşen bir \\"işkolik\\"...
Bu çıkmaz sokakta debelenip dururken insanların benzerim üretmeyi başarmış bir genetik araştırmacıyla tanışıyor ve kendisinden bir kopya çıkarttırıyor. Böylece işine aslını, evine kopyasını göndererek durumu idare ediyor. Ancak zamanla bu da yetmez oluyor. Kopyalar önce üçe, sonra dörde çıkıyor. Sonunda aynı adamdan, çılgın, serseri, evcil, işkolik kopyalar türüyor.
Yönetmen Harold Ramis, güncel bir sûrunu sinema teknolojisinin de yardımıyla ve mizahi bir dille perdeye taşırken, çağdaş İnsanın iç dünyasındaki kimlik krizini ve karmaşayı da olanca çıplaklığıyla sergiliyor.
Senaryoya bakınca sormadan edemiyorsunuz:
Sahi kaç kopyayız biz?
Aynı beden içinde kaç farklı ruh halini aynı anda yaşayıp, kaç farklı kişiliğe bürünebiliyoruz?
Bu kişiliklerin hangisi biziz, hangisi fotokopimiz?
James Bond filmlerindeki kibar, yakışıklı ve aynı zamanda da güçlü İngiliz salon erkeklerini hayran hayran izleyen kadın mı size daha yakın, yoksa motorsikletli bir James Dean serseriliğine tutulup maceralar özleyen mi?
Ne zaman Maryl Streep\'in çehresindeki duruluğun ve gizemin büyüsüne kapılıp dingin hayatlar hayal ettiğinizi, ne zaman herşeye boşverip Madonna\'nın isyana ve günaha çağıran sesine koştuğunuzu kendinize itiraf edebilir misiniz?
Huzurlu bir dağ başında sadece ırmak şırıltısı ve kuş sesleriyle sakin bir hayatı düşleyen bıkkınlar mısınız, yoksa deniz kenarında bile televizyonlarım ve cep telefonlarını elinden bırakamayan gönüllü kent mahkumları mı? Ya aynı anda ikisine birden özenmenizi nasıl açıklayacaksınız..?
Hangi kopyanız \"Kaçıp gidelim uzaklara diyor, siz sıkı sıkıya bu topraklara bağlı dururken...
Üfürükçülük adı altında bastırılmış içgüdülerinden cinsel fantaziler üreten din adamlarını, ölümcül hırslarını sahte bir gülücükle maskeleyen siyaset ikonalarını, maçlarda birer küfür mitralyözüne dönüşen kibar işadamlarını görünce sistemin ne çok kopya ürettiğine şaşıyor musunuz?
Kinler, sevgiler, öfkeler, kahkahalar ve gözyaşlarıyla örülmüş, çok kopyalı bir hayatı nasıl kendinize bile söylemeye cesaret edemediğiniz bir tür iki (üç-dört..?) yüzlülükle yaşayıp gittiğinizi farkediyor musunuz?
Her akşam haberlerin karşısında genç mezarların ardından gözyaşı dökerken, sonra nasıl birden unutup kendi bencil dünyanıza çekilebiliyorsunuz?
Resmi bir toplantının ortasında, aklınızdan masanın üzerindeki kalın raporun sayfalarından oyuncak uçaklar yapıp, tek tek aşağı atmak geçerken hala büyük bir ciddiyetle kös kös oturuyor olmanızı gülümseyerek mi hatırlıyorsunuz, üzülerek mi..?
Aklınızdan geçeni yapamamanın, ruhunuz kopya kopya çoğalırken asıl hayatı tek kopya olarak tüketiyor olmanın bedelini biliyor musunuz?
Kopyalarınızı, orjinal kimliğinizle konuşturuyor musunuz hiç...?
İçinizdeki canavar, ruhunuzdaki melekle hesaplaşıyor mu?
Hangisinin ne zaman, nasıl ortaya çıkacağını denetleyebiliyor musunuz?
Siz kopya sandıklarınızın bir bileşkesi misiniz, yoksa kopyalarınız da aslınıza mı benziyor?
Bilmeden her kopyada aslınızı yeniden mi üretiyorsunuz?
Göçüp giderken ardınızda kaç asıl, kaç suret bırakacaksınız?
Kaçının hatırlanmasını isteyecek, kaçından utanacaksınız?
Sahi, kaç kopyasınız siz...?
Hangisi sizsiniz, hangisi fotokopiniz...?
CAN DÜNDAR
|
|
|
|
|
|
|
168 - seyduna 04 Mayıs 2007 - Cuma , 15:09:51
|
|
|
Hiç düşündünüz mü orjinal kişiliklerinizden
Kaç kopya çıkarılabileceğini?
Kaç farklı hayatı birarada yaşadığınızın farkında mısınız?
İstemeden yaptıklarınız isteyip yapamadıklarınız, gündüz yapıp gece pişman olduklarınızla nasıl çaresizce başka başka dünyalara doğru kanat çırpmaya
çabaladığınızı farkediyor musunuz?
Bir dost nikahının ortasında birden bastıran hüznün, bir büyüğün cenazesinde karşılaştığınız eski bir sevgiliyle çıkagelen coşkunun, sizi nasıl kopya kopya çoğalttığını ve tek bir sizden ne çok sizler yarattığını biliyor musunuz?
Sınırlı bir hayatı çabucak tüketmek için dörtnala koşturup dururken, bir an olsun, durup, geride kaç farklı ayak izi bıraktığımıza dikkat ediyor musunuz?
|
|
|
|
|
|
|
169 - Ş_A_H_R_U_D 02 Mayıs 2007 - Çarşamba , 20:58:45
|
|
|
"iki ayrı baharın dalıydılar; biri ilk, diğeri sondu ve kan ter içinde bir yaz aralarında duruyordu. bahara yenildiler. şahrud taptazeydi. filizdi. yüreği güneşi içecek denli kar yangınıydı. her ucu ayrı bir yeşile sevdalı .. cemreler yaşamla arasında ana sütüydü. toprak var gücüyle ayakta tutuyor kendini ve doğurganlığını ona sunuyordu.
şahrud ise her dal yeşile bir tomurcukla karşılık veriyordu. içtiği her damla güneşle çiçekleri çıtlıyordu. sanırsın rengarenk gülümseyen yeryüzüydü... seyduna ölüme ölümüne yakındı. çınardı. şahrud'un giyindiğini soyunuyordu ve gelinsi dalları soyundukça çıplaklığından utanıyordu. solan yüreğiyle her seher güne biraz daha sarı duruyor ve biliyordu; ten soğuması çoğu kez elinde ak keteniyle vaktinden önce geliyordu. seyduna'yla şahrud'un tek ve bütün bağları ayrılıkları da olan mevsimin en uzak uçlarında tutunmalarıydı. mevsim haziran sonunda kendini yakınca koptular...
artık birbirlerinin kışında bile yoktular..."
|
|
|
|
|
|
|
170 - Ş_A_H_R_U_D 02 Mayıs 2007 - Çarşamba , 14:36:41
|
|
|
bilmiyorum bilen var mıdır bu türküyü? okumanızı hatta bu albümü almanızı tavsiye ederim..
(Yitik öyküdür)
Tarihten iki ayrı coğrafyaya damlayan
İki ayrı yürekte durmadan kanayan
Seyduna’yla Şahrud
Yüreklerin akarken bıraktığı izi
Birbirlerinin gözlerinde aradılar.
Yoktu.
İki iklim farkıydılar
Ne zaman göz göze değseler
Yangın çıkmayacak denli uzaktılar.
Yalnızca aynaların dökülen sırrına yansırdı
Üçüncü bir kente düşmüş suretleri
Şahrud gökyüzü geliniydi.
Yüzüne bulut inse dolardı masal gözleri.
Bir solukluk rüzgarda bile
Usul usul kanardı gelincik bedeni.
Seyduna yeryüzü cehennemi.
Ölüm, çağrılı uçurumlarda sınardı sevdasını
Yalnız ufuk çizgisinde buluşurlardı,
Onu da güneş günde iki kez ateşe verirdi.
İki iklim ayrıldılar.
“Ya Şahrud!” dedi Seyduna
“Gözlerime mermi diye sevdanı sürdüm.
Ardına bakma, gözyaşımla vurulursun.
Su gibi git.”
Şahrud’un yüzüne keder mayın gibi durdu.
Ve zaman gözlerinin su yeşilinde kuruldu.
Hüzün bir Buda heykeli gibi çırılçıplak,
Yüzlerine oturdu.
Rivayet odur ki,
Şahrud vardığı denizlerde hala
Seyduna türküleriyle uyanmakta,
Seyduna, Şahrud’un gözlerinden kalan
Masalla yaşlanmakta.)
(biliyorum! sen yine parmak uçlarında üşüyosun,aramızda kıvrılıp yatan uzaklıga inat,ayaklarınla kasıklarımın kasıgasını,ellerinle yüregimde yaktıgın ateşi düşlüyorsun.sularımız sızıp karışıyor ay karanlıkta ve çırıl çıplak bir ırmaga dönüşüyor yatagımızda apansız,parmakların tıkır tıkır işliyor iştahla,biliyorsun yaşamaktır aşk, geceyle gündüzün sessiz geçişimidir bir uyku bogazında,DELİCE BİR YANGIN PARMAKLARININ BUZULUNDA........)
|
|
|
|
|
|
|
171 - fatih gül 01 Mayıs 2007 - Salı , 22:12:07
|
|
|
|
sayın hacı bektaşlı abilerim ablalarım görüş farkı ima etmeden hepimizin görüşünü benimseyen bir toplula ne dersiniz kendi ülkemize fayda sağlayacamız bir ülkede yapancı milletlerin üstümüze kurdu teori leri niye başlarına yıkmayalım niye hoşgörüyle işlerimiz hallolmasın niye alevi topluluğun ders kitapları eğitimde olmasın niye sünnilerin baş örtüsü ülkemizde sorun olsun niye kürt toplulun kendine özgü şeyleri ülke kurma hevesi olmadan kendi kültürlerini yaşamama hevesi kırılsın niye herkesin kendine özgü olan böyle bir hayali kurmaya izin vermiyoruz belki hoş görümüz olsa birbirimize ozaman birbirimizi dinleriz herkes kendi kültürünü yaşar herkes kendi dinni yaşar böyle bir ülkeyi hayal edip birbirimizi yaklaşalım bu gün kü olaylar eminimki birbirimizin yok oluşuna sebep olacak lütfen bunlara sebeb vermiyelim
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|