Evet Yine Kızılbaşlar,
Kızılderililer
ve Dahi
Karaderililer

Fikret Otyam
Geyikbayırı köyü, Antalya’ya otuz kilometre ve 700 metre yükseklikte, ormanlık, şarıl şarıl
akan suları da cabası. Karşımda kocaman bir dağ, çamlarla kaplı, bir kısmı yenik, gidemedim,
oralarda tarihi kalıntılar varmış ve de ormancıların dediklerine göre vurulması kesin yasak 21 adet
geyik, kala kala onlar kalmış, sayısız geyikten!
Antalya aşağılarda, kimi havalarda deniz masmavi.
Buralara ilk kez gelen bir Türkmen yüce dağlardan aşağılara bakmış, bakmış, düzlükler yeşile
kesmiş… Adam içini çekmiş bu güzellikler karşısında, “Ova da pek güzel, güzel ama”; arada bigüzel
küfür savurmuş ve devam etmiş, “ah keşke su basmasaymış!”
Yıllar sonra kavuştuğum kocaman “atölyemde” neredeyse günde on iki saat resim yapıyorum
ve dahi yazıyorum. Son dört ay içinde kendi anlayışım ve dünyam içinde yine bir Hacı Bektaş Veli
tablosu ile iki tane semaha duranları aktardım kocaman tuvallere. Semah resmi yapmak, bana bir
başka yaşama kıvancı veriyor, onlarla dönüyorum, niyaza duruyorum, içim arınıyor, uçasım geliyor…
Filiz Otyam’ın çulfalık dokuma tezgâhı da atölyede. Duvara bitişik, bu duvarda bir de kocaman,
diyelim 1.50 cm’ye 2.00 metre boyutunda bir tuval var, hep durur orada hep duruyor, neredeyse
yedi-sekiz yıldır taşınır bu canla oradan oraya, neden mi? Acıyla açıklayacağım!
Dolanır durur dedim, bu can hep dolandı durdu yedi iklim dört köşe, salt kutuplara varamadım!
TV’lerde en çok dünyanın dört bir tarafını anlatan belgeselleri izler oldum artık! Bu yıl, Filiz’in
uluslararası tekstil sergisine gittim Polonya’ya; resim yapmaktan, yazmaktan ve dahi okumaktan
pek gezemez oldum/olduk! Şimdi eski defterleri karıştırıyorum, örneğin 16 Eylül 1996 Pazartesi
günü TRT 3’te Nation başlıklı bir belgesel izlemişim, 500 Ulus adıyla. Bir yazımdan kısaca aktarıyorum:
“Bu belgesel, Amerika kıtasının keşfinden önce oradaki uygarlıkları, ulusları, o topraklara
ayak basanlar, yine eldeki kaynaklara dayanarak bir başka açıdan açıklıyor. Akıl almaz bir
araştırma, titiz çalışma ve tarafsız bir gözlemleme. Üstelik Amerikan yapımı bir belgesel!
Amerikan ordusunun, Kızılderililerin mutlu bir şekilde yaşadıkları, doğa aşkıyla dolu yaşadıkları
o toprakları ele geçirmek için bu insanları nasıl tek tek, ardından da topluca katlettikleri
yazılı belgelere ve zaman zaman fotoğraflara dayanarak gözler önüne seriliyor. Yaşayan
Kızılderililer, ecdatlarının birbirine aktardığı söylenceleri insan yüreğinin dayanamayacağı
biçimde biraz da ‘tevekkül’ içinde anlatıyorlardı zaman zaman.
Eller Eller… Ve Bin Yıl Önce!
Ekrana, bir duvar resmi geldi, iki el avuç tarafından, avucun ortasında birtakım işaretler, yani
bizim Pençe-i Âli Âba!
Ve yaşlı bir Kızılderili anlatıyor, avuçlarını açıp:
‘…Bize, güneşe tapıyor diyorlar. Hayır, biz güneşe tapmıyoruz, güneşin ardındaki kudrete tapıyoruz,
inanıyoruz.’
Ve taştan yapılmış bir balta:
‘…Bu balta insanlara karşı kullanılamaz, insan öldürülemez, bu balta, yırtıcı hayvanlardan
korunmak içindir.’
Çok ilkel, naif bir kadın heykeli:
‘…Bize öğretilmiştir asırlardır, kendi kadınından başka kadına bakmayacaksın, ondan başkasıyla
ilişkiye girmeyeceksin… Başkasına ait şeye el sürmeyeceksin… Ve yalan söylemeyeceksin…
İçki içmeyeceksin!...’
Ve yine duvar resimleri, aile bireylerinin elleri….
Otuz yıl önce, Kilis’te ve Harran Ovası’nda köy evinin duvarlarında da aynı şeyler, aile bireylerinin
kirece bulaştırılıp samanla karışık kerpiç duvara bastırılmış, irili ufaklı elleri… Bura-
lardan çektiğim fotoğrafları Ankara’da 6 Kasım 1966 tarihinde açtığım fotoğraf sergisine koymuştum.
Başbakan İnönü, sergiyi gezerken bu fotoğrafa da dikkatli bakmıştı. ‘İsmet Paşalı
Yıllar’ kitabımın 139’uncu sayfasında buna ait bölüm:
‘Otyam - Bu da Urfa’nın Harran Ovası’nda bir ev içi, ellerini kirece batırmışlar duvara basmışlar,
eller… eller.
İnönü - Haa eller var, irili ufaklı, birçok yeni ressamlarımızın yaptığı resimler gibi eller görünüyor,
duvara?
Sesler- Evet duvara…’
Avustralya’da Da
Esat Korkmaz canla konuşuyoruz bu konuyu telefonda, aynı eller diyor Korkmaz can,
Avustralya’da da var, yalnız onlar renkli, silik olarak duvarlarda gördüm.
Ve altı ay önce, Rodos adasında bir alanda kocaman bir el, bir mağaza logosu! Ne işi vardı
burada?
Belgesel, Kızılderililerin, el sanatlarına ilişkin yapıtlarını gösteriyor, kilimler…. Evet, bunlar
da Anadolu kilimlerinin çok benzerleri!...
İkinci Beyazıt zamanın en ünlü efsanecisi Uzun Firdevsi’nin Davetnâmesi’nde de vadır bu eller
Sahnennar Âdem’den evvel yaşayan cin suretinde aynı eller karşımıza çıkar!... Bin yıl önce
Amerika Kızılderililerinin duvarlarında; Alevi/Bektaşi halk sanatında Pençe-i Âli Âba!... 15.
yüzyılda yazılan Davetnâme’de de ruhların daveti, görülür aynı eller ve Kilis’in ve Urfa’nın
köylerinde duvarlarda aynı eller! Bunları birisi muhakkak çözmeli.
Cennet ve Cehennem
Yıllardır bir Cennet/Cehennem resmi yapmayı düşler dururum, büyük boy iki resim. Söylencede
açıklanır; Cennet, sekiz katlı bir bahçedir. Ortasından Kevser Şarabı akar. Peygamberimizin
damadı Hz. Ali bu ırmağın başında durarak mahşerden sonra Cennet’e girenlere
altın taslarla Kevser Şarabı verir. Cennet’in sekiz kapısı var, her kapı sekiz katlı Cennet’in bir
katına açılır. Bunlardan her birini bir melek beklemektedir. Cennet’te dalları yerde, kökleri
havada bir ağaç görünür, buna Tuba derler. Meleklere de Hûri, Gılman adı verilir. Dünyada
evlenmemiş delikanlılarla, evlenmemiş kızlar bunlarla evlenirler. Burada her türlü dünya
nimetlerinin de en güzelleri bulunur.
Ve yine söylencelere göre Cennet’e gidenler ister yüz yaşında olsun o şey organları yirmi yaşında
bir delikanlının şeyi gibidir ve asla inmezler ve onlara her ırktan, her renkten, kişi başına
gepegenç otuzbeşbin hatun düşmektedir! Evet, Cennet’te dünya nimetlerinin en güzelleri vardır.
Elvan elvan çiçekler, ağaçlar, elvan elvan kuşlar. Dünyada insanlara en güzel hizmetleri
verenlerin hepsi oradadır başta Peygamberimiz… Mahşerden sonra Kevser Şarabı’nın başında
Hz. Ali, elinde altın tasla şarap sunuyor… Ötelerde Hz. Hüseyin ve Hasan…Hünkârım Hacı
Bektaş Veli oturmuş, kucağında aslanı ile ceylanı… Pir Sultan Abdal sazını döşüne dayamış.
Balım Sulatan yanında. Abdal Musa… Hallac-ı Mansur… Şeyh Bedrettin, Hz. İsa, Musa,
Davut… Ahmet Yesevi… Baba İlyas-ı Horasani, Baba İshak, Hatayi, Eba Müslüm, Nesimi ve
Nesimi Çimen, Kubilay, bir yığın sanatçı dostlarım, ressamdı, şairdi, romancıydı diyelim Aziz,
Onat , Metin, Galile, Hızır, tüm Ehlibeyt, Ahi Evren, Ruhi Su, Feyzullah Çınar, Veysel Usta ve
Nazım Usta ve Orhan Kemal ve ressam Orhan Peker ve elbette uçuşan sarı saçlarıyla, çakır
gözeleriyle bir güzel insan daha Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Kızılderili reis Oturan Boğa,
Karaderili Martin Luther King, Hemşire Teresa, Karl Marks, Abraham Lincoln, Lenin, daha
niceleri evet daha niceleri, dedim ya kocaman ama kocaman bir resim, bu yazıyı yazarken ilk
anda aklıma düşenler ve eksiksiz tüm güzel insanlar şöyle ya da böyle ölüm atına binip
Cennet’e uçanlar ve Hz. Ali’nin elinden altın kupayla Kevser Şarabı alanlar. Ve ayıptır yazması,
bu can da altın kupadan Şarab-ı Kevseri alanlardan, ülserim nedeniyle mideme dokunsa
da neyleyim?
Bilin ki bu resmi yapmadan Hakk’a yürürsem, gözlerime bakınız, onlar açık olacaktır. Bin kere
yazdım bi kez daha yazıyorum bunu ve tarih düşürelim, Antalya ilinin Gazipaşa ilçesi 17 Eylül
1996, saat 14.30’dur. Baki selam, eyvallah ve de gerçeğe Hü…”(1)
Şu Kocaman Tuval!
Duvara dayalı o kocaman tuval yıllardır yapmak isteyip de bitürlü yapamadığım o Cennet resminin
tuvalidir, acımdır yani, acımdır!
Yineliyorum bilin ki bu resmi yapmadan göçersem “ol Cennet’e”, gözlerime bakın, açık olacaktır!
(1) Nefes dergisi, Sayı:36, Ekim 1996