08 Nisan 2006
 
14:23:03
 
56060
(defa okundu)
İbrahim Bahadır
ALEVİ-BEKTAŞİ İNANCINA GÖRE KADIN
Her inanç, kendine has yaklaşımla dünya ve ahirete ilişkin farklı yorumlar getirmişlerdir. Bu farklı yorumlayışlar kendi cemaati içindeki bireylere bakışı ve dini hiyerarşiye de yansımıştır. Ya onları cinsiyetlerine göre ayırıp, bireylerin konumunu buna göre belirlemekte; ya da batını bir yorumlayışla, onların zaten Tanrı katında cinsiyetsiz olduğundan hareketle dini uygulamalarda bir ayrım yapmadan onların bilgi ve becerileri doğrultusunda görevlendirme yapmaktadır.
Bu sadece dinden dine farklılık göstermeyip, bazen aynı dinin farklı yorumlarında bile birbirinin tersine uygulamalara şahit olunmaktadır. Bunun en ilginç örneğini günümüz Türkiyesi’nde Alevi ve Sünni inancın yapılanışında görmek mümkündür. Ortodoks Sünni inancın temel yaklaşımlarına göre cinsiyet ayrımı oldukça belirgin olup, erkek egemen bir tutum izlendiği görülmektedir. Sünni Ortodoksluğun bu yaklaşımının toplumsal hayattaki yansımalarda olumsuz kimi örneklerine rastlanmaktadır.
Bu durum Alevilerde farklılık arz etmekte olup inancın kendisinde cemaatin bireyleri cinsiyetine göre değil, onların niteliklerine göre değerlendirilip, dini hiyerarşi içindeki statüsü buna göre belirlenmektedir. Bu yaklaşımın sonucu olarak Alevilerin ibadetleri olan cemlerde belirli bir cinsiyet ayrımı yapılmadan, kadın erkek birlikte toplu şekilde ibadet edildiği gibi, kadın evliyalara duyulan saygı dini önderliğin sadece erkeklere ait olmadığını göstermektedir. Alevi inancında Hz. Ali’nin karısı Fatma’ya duyulan saygı ve hürmetin altında yine aynı gerekçe yatmaktadır. Kadınlar bir anlamda Fatma Ana’nın yaşayan temsilcileri olarak görülür.
Aleviliğin kadın ve erkek arasında bir ayrıma gitmeyip onu farklı bir kategoride değerlendirmesi, tarihsel hafızası olan ilk dönem tasavvufunun kendi dünya görüşünün ürünüydü. Geçmişten günümüze bir tarihsel süreklik olarak devam eden ilk dönem tasavvuf hareketi ürünü olan “Kadın derviş” ve “Kadın evliya” kültü Alevi inancında kadına ilişkin değerlendirmelerde önemli bir rol oynamıştır.
Alevi-Bektaşi inancına göre Tanrı herkese karşı eşit mesafede olup, ibadet herkese açıktır. Tanrı’nın karşısında insanlar kadın ya da erkek değil can olarak bulunmaktadırlar. Bu nedenle, “Alevi–Bektaşiler ibadetleri sırasında cins faktöründen soyunmuş-sıyrılmış olarak, bir üst bağlamda İnsan olarak meydana girerler. Bektaşilerin ibadet yeri olan meydana girerken erkeğin kişiliği kadının kişiliği meydana girmez şeklinde vurgularlar.” İbadet esnasında insan Tanrı’nın karşısındadır. Tanrı katında insan zaten kendi bedeninden çıkıp onun karşısında ruh yani can olarak bulunmaktadırlar.
Alevi-Bektaşi inancına göre insan:
Alevi inancında, cemaate bağlı insanlar “Can” kavramıyla tanımlanır. “Can” kavramında herhangi bir cinsiyet iması bulunmaz. Yani burada kast edilen bedenin içindeki ruhtur. İnsan bedeni ise “ten” olarak tanımlanıp o ruhun dışındaki elbisedir. Ruh bedenden çıktığı zaman insandaki canlılık yok olur. “Ölürse ten ölür canlar ölesi değil” derken Alevi inancında “tenin, canın elbisesi olarak algılandığını göstermektedir. Bu anlamda dünyevi olan ten olup, onda dünyevi cinsel görünümler bulunmasına rağmen, can ise hak katına gidip gelen ruh olarak ahiret yani Tanrı katında bulunan cinsiyetsiz bir varlıktır.
Alevilik için esas olan zahiri görüntü değil, batini iç görüntü olduğuna göre, asıl olan candır. Burada kastedilen kadın ya da erkek değil, insan bedeninin içindeki ruh olup, cinsiyet ayrımı canda değil tendedir. “Tanrı katında insanlar can olarak bulunmaktadır. Tanrı onları insan bedenine sokmadan onlar ruhtur. Tanrı katından gelirken de giderken de ruh olarak bulunmaktadırlar.”
Ehli Haklardan Murtazaoğlu’nun dizelerindeki “Gerçek Alem-i manada olmaz cinsi tain eylemek ..Cümle vahid ruh olup ruhi revanımsan benim “ derken anlattığı bu inançtır. Cavit Murtazaoğlu, bu dizelerde insanın gerçek alemde ruh olduğunu kimsenin kadın ya da erkek olmadığını söylemektedir.
Benzer inanç ve düşünceleri Alevi inancı içinde görmek mümkündür. Yunus’un “bir ben vardır bir de benden içerü” derken içindeki ben bu gerçek alemdeki bendir. Asıl olan da dışarıdaki değil içerdeki bendir. Can farklı donlarda dolaşmakta bu nedenle “gerçek alemde ne kadın kadın, ne erkek erkek olmayıp, hepsi ruhtur.” Aleviler arasındaki inançlara göre “Ruhun Dün be Dun” bürünüşten bürünüşe geçip ruh farklı bedenlerde dolaşmaktadır. İnanca göre, “don” giysi olarak anlaşılıp ruhun bedenleşmesini ifade eder.. Kimi yorumlarda “bu don değiştirme” de bedenleşme sadece insan olarak değil hayvan bedeninde de ruhların dünyaya geldiğine inanılmaktadır.
Bu bağlamda açıklık getirilmesi gereken bir başka kavram da ‘üryan’ kavramıdır. Alevilikteki “üryan püryan olmak” deyimi yer yer yanlış anlaşılmaktadır. Alevi kökenli de olsa geleneği tanımayan ya da dışarından konuyu araştıran insanların yer yer bu kavramı yanlış değerlendirdiklerine şahit olunmaktadır. Üryan olmak çıplak olmak anlamında olmayıp dünyevi uzuvlardan ve görünüşten kurtulup, gerçek alemde can olmak anlamı taşımaktadır. Yani üryan üstündeki elbise olan et kemikten kurtulup ruh olmaktır. İnanca göre vücutta bulunan et kemik bir elbise olarak algılanmaktadır. Üryanlık dünyevi uzuvlardan kurtulup tamamen içe dönme olarak anlaşılmaktadır.
Balkanlar ve Anadolu’nun birçok yerinde olduğu gibi, özellikle Malatya-Adıyaman bölgesinde Üryan cemleri son zamanlara kadar yapılmaktaydı. Dede Ali Ayabek, bu cemler konusunda şunları söylemektedir. “Bu cemler normal cemlerden oldukça farklı olup, bu cemlere Alevi inancından olsa da herkes alınmamaktadır. Bu cemlere katılmak için ocak hizmetlerinin içinde pişmiş dört kapı kırk makam hizmetlerini eksiksiz yürütmeyi ve yerine getirmeyi hak etmiş kendisini hak yoluna adamış sır saklamayı bilen, ehli kâmil, dünya nimetlerinden elini eteğini çekmiş, hak adına gören, hak adına karar veren, kadın erkek farkı gözetmeksizin sırrı hakikat kapısına gelmiş insan olmak gereklidir. Bunlar sırrı üryan cemleri yaparlar bu cemlere herkes giremez, sadece çok özel seçilmiş belli bir zümreye aittir.
Bu cemde kadın erkek karışık bu mertebeye ulaşanlar katılırlar ve diğer cemlerin tersine her hizmeti bütün katılanlar yaparlar. Bu cemlere katılanların hepsi pir hepsi mürşit olup herkes 12 hizmeti birlikte yaparlar. Bu cemlere katılan kadınlar kendi aralarında pirlik görevini yerine getirmektedir. Kadın erkek beyaz, boyundan yakasız ayaklara kadar olan bir elbise giyerler.” Bu elbiselerin bir anlamda kefen olarak kabul edilmiş olduğunu düşünmek mümkündür. Çünkü üryan olmak için dünyevi her şeyden kopmak gerekmektedir. Bu yakasız gömleğin giyilmesiyle kefenin sembolize edildiğini düşünmek daha doğrudur. Zaten cemde üryan yani ruh olarak bulunulmaktadır.
Melikof, Deliorman bölgesinde Bedrettin'in çıplak asılmasının anısına Üryanlar semahı (çıplaklar semahı) adlı bir semah yapıldığını, aynı semahın Kars-Sarıkamış’ta da bulunduğunu söylemektedir. Semaha katılanlar tamamen çıplak olmayıp erkekler bir peştamala sarınır, kadınlar çok ince omuzu ve kolu çıplak bırakan uzun bir gömlek giyer.
Üryanlar semahı ya da Üryanlar ceminin Bedrettin’i tanımayan Alevi grupları içinde de bulunması bu cem semahlarını sadece Bedrettin’le ilişkilendirmemizi engellemektedir. Bu konuda Melikof''un yanıldığı görülmektedir. Bu cem ve semahların tarihsel köklerinin daha öncelere dayanan bir uygulamanın devamı olduğunu göstermektedir. Üryanlar semahı ve cemi dünyevi hırs ve arzulardan kurtulmuş olarak yapılan ibadetlerdir. İnanca göre bu cemlerde bulunanlar kadın ya da erkek değil sadece ruh olarak orada bulunmaktadır. Asıl dikkat edilmesi gereken; dünyevi olarak algılanan cinsiyete pek önem verilmeyip, herkesin her görevi yürütebileceğinin gösterilmesidir.
Bu konuda en iyi örneklerden birisi Baba İlyas'ta görülmektedir. Baba İlyas’ın, Amasya’daki Çat köyüne yerleşmesinden itibaren geçen üç yıl içinde kadınlı erkekli yetmiş iki bin müridi bulunuyor. Bunların birbirlerine karşı asla nefis lezzeti duymadıkları bir arada bulundukları halde birbirlerinin kadın mı erkek mi olduklarının farkına varmadıkları ifade edilmektedir.
Kalmaz ayruk bularda lezzet-i nefs
Mihnete kalbolur mahabbet-i nefs
Er ü avrat birbirin bilmez
Bu ne sırdur bu sırra akl irmez.
Üryanlar ceminden kast edilen de budur.
Bu durumun bir başka yansıması kimi Alevi erenlerin belli bir cinsiyetinin olmadığını vurgulayan betimlemelerde bulunmaktadır. Bunlardan birisi Hacı Bektaş'ın hayalarının bulunduğu yerde beyaz ve kırmızı gülün bulunduğuna işaret etmektedir. Benzer bir olay biraz farklı olarak Otman baba için anlatılmaktadır. Otman Baba’nın bacaklarının arasında bir kırmızı bir ak gül bulunmaktadır.
Bu bir anlamda onun cinsiyetsizliğini anlatmak için yazılmış olmalıdır. Onun cinsiyetsizliğine dair vurgu dünya nimetlerinden arınmışlığının sembolik anlatımı olmalıdır. Günümüzde gelenek çok iyi yaşatılamadığı için bazı değerlendirmeler güncel bazı değerlere ters gelmesi mümkün olmasına rağmen geçmişte belirli bir seviyeye gelmiş insanlar açısından kadınlık ya da erkekliğin çok önemli olmadığı görülüyor. Bununla ilgili ilginç bir örnek Ege’deki kadın erenlerden Kara Kız’dır.
Kara Kız adının kimi yerde erkekler için de kullanıldığı görülmektedir. Kara Kız’ın, Sarı Kız gibi mitolojik bir kişilik olup olmadığı konusunda bir netlik bulunmuyor. Erken dönem ünlülerinden Yoğurtlu Baba’nın bir diğer adı olarak Kara Kız adı geçmektedir. Yine aynı adı taşıyan bir başka isim Bektaşi babası Hacı Baba bu sanı kullanmaktadır. Hacı Baba ile ilgili bir belgede “Kıssa-i ikrar Yusuf bin Mahmut eşşhir bi kara kız “ diye geçmektedir.
Alevi inancına göre, belli bir yol kat etmiş insanlar için cinsiyet diye bir problem olamaz. Zaten onlar dünyevi olan her şeyden kurtulmuş olarak yani üryan olarak bulunmaktadırlar Bir anlamda Üryanlık ölmeden ölmektir. “Yapılan cemler gerçek alemdeki canların cemleridir.” Melikof’un Deliorman bölgesinde Bedretinilerle yan yana bulunan Babailerden duyduklarını Bedrettin’le ilişkilendirip bunu yanlış olarak çıplaklar semahı olarak değerlendirmesine sebep olmuş olmalıdır.
Alevi-Bektaşi inancında kadınını yeri:
Yukarıda can ve üryan kavramı çerçevesinde açıklandığı gibi inanca göre talipler ibdet esnasında cinsi özliklerinden sıyrılmış olarak düşünülür. Bu örnekler bizlere inancın kendini belli bir cinsiyete göre konumlandırdığını söylemenin zor olduğunu göstermektedir Alevi inancında hiçbir cinsiyetin kutsallığından bahsetmek ve birini diğerinden üstün tutmak için gerekçeler bulunmamaktadır. Yer yer yükselen değerlerin çekiciliğine kapılarak kimi Alevi aydınlarınca kadının kutsallığına ilişkin ortaya atılan kimi değerlendirmelerin de gelenekle değil modern yorumlarla bağı vardır. Alevi inancında kadının kutsallığı değil “er” mertebesine ulaşan insanın kutsallığı söz konusudur. Bu dereceye kadın ya da erkek kim gelirse gelsin kutsallaştırılır. Bu nedenle Alevi inancının tek bir cinsi kendine merkez aldığını söylemek zordur.
Alevi inancında tasavvufun ilk dönemlerinde olduğu gibi insanlar cinsiyetine göre değil de inançta kat ettiği yola göre değerlendirilir. Eğer kişi bilgisi ve yaşantısı ile inanç içerisinde ilerlemiş ise, ister kadın ister erkek olsun o sıradan insanlardan daha üst seviyededir. Bilgi ve yaşantısı ile belirli bir olgunluk seviyesine ulaştığında artık o kadın değil “erdir”. Bilindiği gibi tasavvufta erlik erkeklik anlamına gelmeyip bilgi ve yaşantısı ile inançta belirli bir yol kat edenlerin geldiği bir makamdır. Münire Bacı bu durumu dizelerinde dile getirir.
“Erkan ile yürürüm
Yol ehlinin kuluyum
Ben bir erin oğluyum
Haydariyem Haydari”
Münire Bacı’nın kendisi kadın olduğu halde “Ben bir erin oğluyum”dan kast ettiği cinsel bir tanımlama değil tasavvuftaki erlik makamıdır. Tarikatta mesafe almış ve dünyevi bazı duygulardan kurtulup, kendini sadece inancına vermiş kişilerin gelebildiği seviyedir. Münire Bacı “Ben bir erin oğluyum” derken geldiği bu seviyeyi bize söylemektedir.
Alevi inanç çevresinde aşağıda örnekleri görüleceği gibi kadınların sadece dervişlik makamının dışında halife olarak tekkeleri yönettikleri; oralarda kendilerine bağlı birçok müridi bulunduğu bilinmektedir. Bunun en iyi örneği Hacı Bektaş'ın ölümünün ardından onun postuna oturan Kadıncık Ana’dır. Kadıncık Ana Bektaşiliğin kurumlaşmasını sağladığı söylenen Abdal Musa’yı yetiştirmiştir. Aslında bu tekkede sadece Abdal Musa değil, aynı dönemde birçok Alevi dervişin yetiştiği söylenmektedir. Bunlardan birisi Kızıldeli olarak bilinen Seyit Ali Sultan’ın bir süre Hacı Bektaş tekkesinde kalmış olduğu kendi vilayetnamesinde anlatılmaktadır.
Seyit Ali Sultan’ın yaşadığı dönemle Kadıncık Ana’nın yaşadığı dönem uyuşmaktadır. Kadıncık Ana’nın sadece Abdal Musa’yı değil, Seyit Ali Sultan’ın da yetişmesine katkısı olması mümkündür. Kadıncık ananın hatırası Alevi gurupları içerisinde halen yaşamaktadır. Sarıbal Ocağındaki cemlerde kurbancı hizemtinde hizmet sahibi olarak kadınlar onu temsilen mürşit karşısında dua alırlar.
Yine Balkanlardaki Kız Ana da Demir Baba Vilayetnamesinde tekkede posta oturan kişi olarak tanıtılır. Onun adına kurulan tekke halen halkın en önemli uğrak yeri olma özelliğini korumaktadır. Ömer Lütfi Barkan’ın yayınladığı belgeler arasında bu konuda 6 tane posta oturan kadından bahsedilmektedir. Bu durumun son örneklerini 19. yüzyılda Tokat’ta yaşayan Hubuyarlı Alevilerinden Anşa Bacı ve Afyon Emirdağ ilçesine bağlı Karcalar Köyü daha önce kendilerine Hüseyni denilmesine rağmen yüzyılın başında Zöhre Bacı’ya bağlanmalarında kendini göstermektedir. Bu örnekler git gide azalsa da geleneğin halen sürmekte olduğu görülmektedir.
Alevi grupları içerisinde dede ocağı olarak bilinen ve toplumda dini önder durumundaki kimi ocakların kadına bağlı olduğu görülmektedir. Adıyaman’ın Çelikan ilçesi Bulam nahiyesinde “Zebran” (Sarı gök) ziyareti de bulunmaktadır. Bu ziyaret Zebran adında bir kadın pire ait olup, aynı sülaleden gelenler tarafından bir ocak olarak bilinmektedir. Bu kadın pire bağlı ocaktan gelenler, son dönemlere kadar Alevi gruplara dini hizmetler götürmekteydiler.
Alevi inanç ve ibadeti olan cemlerde de kadınlara yönelik bakış açısını görmek mümkündür. Bilindiği gibi Kırklar Alevi inancında en üst makamı işgal edenlerin oluşturduğu birliktir. Melikof’a göre Alevilikte cem demek 40’ların sohbetini cemini canlandırmak demektir. Alevi inancına göre her olgunluk seviyesine gelenin cinsiyetine bakılmadan en üst makama kadar gelebildiğinin bir başka örneği kırklar arasında kadınların da bulunmasıyla kendini göstermektedir.
Kırklar arasında yalnız erkekler değil kadınlar da bulunmakta olup; bunlardan 23’ünün erkek 17’sinin kadın olduğuna inanılmaktadır. Kırklarla ilgili yaygın inançlardan Fatma Ananın da onların içinde olduğudur. Yine cemdeki süpürgecinin okuduğu Gülbankta “biz üç bacıydık Kırklar meydanında süpürgeciydik” diye bir bölümde onların kırkların içinde olduğunu göstermektedir. Kırkları oluşturanların bazen erkekler, bazen de “kırk ince belli kız olabildiği kimi şiirlerde görülmektedir.
Kul Ethem bir deyişinde
“Seyyid Battal Gazi erenler kendi
İnanmayan Kafir imana geldi
Üryan baba ile Melik gazi bendi
Kırk kız kadeh koyar sunar dolumuz”
Yine günümüzde Ali Aybek Dede aynı inancı dizelerinde dile getirir.
“Kırk meyveli bir ağacın
Kırkı kardeş kırkı bacı”
Aleviliğin en üst makamı olduğuna inanılan bir yerde kadınların bulunduğuna inanılırken; dünyevi bir özellik taşıyan ibadetlerde kadına karşı ayrımcı yaklaşım içerisinde olacağını söylemek gerçekçi olmaz. Kırkların Muhabbetinin sembolize edildiğine inanılan cemlerdeki uygulamalarda büyük çoğunlukla 12 erkanın esas alındığı görülüyor. Cemlerdeki 12 hizmet, 12 imamları temsil eder ve her görev alan 12 imamdan birisinin görevini sembolik olarak yerine getirmektedir. Bu görevlerin hiçbirisi bir diğerinden daha değersiz değildir.
Cemler ve dini pratiklerde kadın :
Bazı bölgelerde farklılıklar arz etmesine rağmen cemlerdeki görevlerin birçoğunda kadınların da görev aldığı görülüyor. Kadınlar cem esnasında erkeklerle birlikte posta oturmak ve cemin yürütülmesini sağlamak dahil bütün görevleri yerine getirmektedirler. Bu konuda Tunceli bölgesinde kimi örnekler ve Tokat’ta Hubuyarlardan Anşa Bacı’nın kendi sağlığında çeşitli örnekleri görülüyor.
Yine Cumhuriyetin başında yaşamış olan Sivas-Çamşık yöresindeki kimi dede soylu kadınlar posta oturup cem yönetmişlerdir. Dede Hüseyin Gazi Metin, büyük annesi olan Fatma Ana’nın ceme geldiğinde dedelerin postu ona bıraktıklarını söylemektedir. Fatma Ana’nın cemi yürütmesine Gazi Metin Dede kendisinin de şahit olduğunu bildirmektedir. Bunların dışında yine Hüseyin Abdal ocağından İsaf Ana (İnsaf) ve Ela Ana posta oturarak cem yürütmüşlerdir. Yine en son dönemde günümüzde görevini devam ettiren Denizli merkeze bağlı Uyanık köyündeki Sultan Battal posta oturarak hizmet yürütmektedir. Hacı Bektaş'taki çelebilerin onayı ile Sultan Battal Denizli Abdallarına 5-6 senedir cem hizmetini posta oturarak yerine getirmektedir.
Rehber hizmetinin aslında kadınlara ait bir hizmet olduğu Bektaşi uygulamalarından anlaşılıyor. İnanca göre Mürşit talibin yol babası rehber ise yol anası olarak kabul edilir. Trakya bölgesi Bektşilerinde kadınlarda rehber hizmeti yapmaktadır.
Cemlerdeki zakirlik görevini üstelenen kadınlar da bulunmaktadır.Yörükan da kadınların posta erkeklerin yanında oturduğunu söylemektedir. Sivas Çamşık’ta Hüseyin Abdal ocağından Ela Ana birçok cemde zakirlik yapmıştır. Yine aynı yörede yaşamış bir nevi evliyalaştırılmış aşık Fato’nun da uzun süre dedelerle birlikte cemlerde zakirlik yaptığı kendi akrabalarınca anlatılmaktadır. Yine Bulgaristan’daki Aleviler arasında cemin yürütülmesi ve deyişlerin okumasında kadınların da eşlik ettiği bilinmektedir.
Dede Ali Aybek önemli bir konuyu aydınlatarak “Malatya Adıyaman bölgesindeki cemlerde Çerağ yakmak asıl kadınların görevidir” diyor. Aybek, gerekçe olarak şunları anlatmaktadır. “Bu görevi kadınların görmesindeki asıl sebep Fatma Ana’nın temsilcileri olarak asıl ışığın onlardan gelmesidir. Onlar ocağın başıdır. Bu nedenle Çerağacı olarak görevlendirme erkeklerin değil kadınların hakkıdır.” Genelikle tekkelerdeki ocaklara Fatma ananın adının verilmesi, hatta kimi eski volkan yataklarının bile Fatma ananın adıyla anılması bu inançla ilgili olmalıdır. Bu inancın pratikteki yansıması olarak kadınların rehberlik hizmetini yapması anlaşılır hali gelmektedir. Aynı uygulamaya Trakya Bektaşilerinde de görülmekte olup, onlar Çerağları ayakta değil oturarak uyarmaktadırlar.
Yine Malatya ve Adıyaman bölgesinde cem evinin hazırlanması işlemi kadınlara verilir. Cem evine girerken pir ya da mürşit bu kadından rıza alarak içeri girer. Bunun dışında sakacı olarak ve süpürgeci olarak da kadınlar cemlerde görevler yerine getirmektedir. Yukarıda söylendiği gibi 12 imamların sembolik temsilcileri olarak görevlerini yerine getirmeleridir. İnanca göre yapılan işlerde nicelik ya da nitelik aramak doğru değildir.
Cemlerde kentleşme öncesinde Anadolu’nun bir çok bölgesinde kadın erkek karışık şekilde oturup ibadet edilmekteydi. Köylerde ve küçük bölgelerde birbirini tanıyan insanlar arasında karışık şekilde cemde oturulurken; günümüzde kent ortamında birbirini tanımayan farklı simalarla yan yana geliş nedeniyle, kimi yerde aynı mekânın içinde bir tarafa kadınlar bir tarafa erkekler kendi seçimleri ile oturmaktadır. Bu her iki grup arasında bir bölme olmayıp, salonda bir tarafta erkekler, diğer tarafta kadınlar oturmaktadır. Bu durumun inançla ilgisi olmayıp günlük pratik bir çözüm olarak uygulanmaktadır. Birbirini tanıyan grupların cemlerinde, özellikle aynı köylülerin cemlerinde, kadın erkek karışık şekilde oturmaktadır.
Kentlerdeki uygulamaya benzer bir uygulama Trakya’da görülmektedir. Trakya’da Balım Sultan Bektaşileri ve Bedreddinlerde, Mürşit meydan evinde köşede oturur. Mürşidin oturuşuna göre Kadınlar mürşidin sol tarafına erkekler sağ tarafında yer almaktadır. Arada bir boşluk kalmaktadır. Trakya’da tüm tarikatlarda ibadet sonrası sofralar kurulur. Bu boşluk aslında aynı zamanda sofraların yayılması sırasında ve kadınların erkeklerin meydan evinde gerektiğinde seyrana çıkmasında düzeni sağlar..
Yine İran’daki Ehl-i Haklar arasında kadınların ibadet esnasında ayrılmalarının nedeni olarak devletin baskısı görmekteyiz. Anadolu ve Balkanlardaki bütün Alevi gruplarında Nuseyriler dışta tutulursa ibadet esnasında kadın erkek birliktedir. Nuseyrilerde kadını kötü gördükleri için değil yol kurallarının bir kadının işkenceye dayanamayıp anlatması sonucunda sırların açığa çıktığı gerekçesiyle böyle bir önlem aldıklarını söylemektedirler.
Yine Alevilikte musahiplik ahiret kardeşliği anlamına gelmektedir. Musahip olabilmek için mutlaka evli olmak şarttır. Evli olmadan musahip tutulamaz. Musahiplik Alevilerin iki aile arasındaki kurduğu dayanışma kurumudur. Bu durumu Pir Sultan Abdal dört canın bir beden olması olarak anlatmaktadır.
Bu anlamda musahip kardeşliğine niyetlenen dört kişinin birbiri ile anlaşması çok önemlidir. Erkekler ya da kadınların anlaşamama durumunda musahiplik niyeti gerçekleşemez. Musahiplik sadece erkekler arasındaki dayanışma değil aileler arasındaki dayanışma ve kardeşliği ifade eder. Bu musahip olunan aile üyeleri ile erkekler kadar kadınlarında anlaşması çok önemlidir. Hatta Trakya Bektaşilerinde eri bir makam veya görev alacak ise mutlaka eşinin rızası olması gerektiği şartını koşarlar. Bu örnekte bize Alevi inancının kadına yönelik bir ayrımcı tavrı olmadığını göstermektedir.
Konu üzerine yapılan kimi eleştiriler:
Alevi-Bektaşilerdeki kadınların yeri konusunda ulema geleneğinin son temsilcisi Süleyman Uludağ’dan çeşitli eleştiriler gelmiştir. Ona göre; “Bektaşiliğin diğer tarikatlara nazaran kadınlara daha çok değer verdiği sık sık ifade edilir ama bu doğru değildir. Bektaşilikte tarikata giren kadın, erkeklerden sonra meydana girer ve onların arkasında oturur cem ayini icra edilirken erkekler önde, kadınlar erkeklerin arkasında oturur. Ayrıca bir kadının Bektaşiliğe girebilmesi için kocasından veya velisinden izin alması veyahut iş göremez bir halde bulunması gerekir… Bektaşilerde kadın derviş, baba ve dede baba olamaz, tarikat önderliği erkeklere özgüdür. Görüldüğü gibi hakiki Bektaşilikte hiçbir şekilde kadın erkekle eşit değildir. Bu bakımdan bu tarikatın diğer tarikatlardan farkı yoktur” der.
Uludağ, bunları yazarken ne bir kaynağa dayanır nede bu cem ayininin hangi bölgeye ait olduğuna ilişkin kendi gözlemleri konusunda bilgi verir. Büyük ihtimal ile özellikle 19. yüzyılda sadece Alevileri kötülemek maksadıyla yazılmış çalışmalar onun değerlendirme kaynağı gibi görünüyor. En azından işini ciddiye alan bir insan bu yazılanların doğruluğu konusunda gidip bir cem ayini görebilirdi ki buna pek gerek duymamış olduğu yazdıklarından anlaşılmaktadır. En azından bir cem aynini bir başkasından dinlemiş olduğunu bile söylemek mümkün değildir. Süleyman Uludağ, zaten kadın erkek ibadet mekânlarında bulunmaya sıcak bakmadığı ve bunu şeytan işi olarak gördüğünü -kendi söylemek istediğini- Ahmet Rıfat’a söyletir. “Kadınların erkeklerin bulunduğu bir meclisde ikrar vermesi nasıl mümkün olabilir?” diye sorar ve arkasından bunun şeytan işi olduğunu söyler.
Kendi kitabında ilk dönem tasavvuf hareketlerinde görülen kadın ve erkek mutasavvıfların birlikteliğine ses çıkarmazken Alevi-Bektaşiliğe karşı bu hakaret ve suçlayıcı yaklaşımı kendisinin bu mesellerdeki çifte standardını göstermesi bakımından ilginçtir. Bektaşilikte kadınların dergâhlarda erkeklerle birlikte bulunmasını eleştiren ve kitabının bazı bölümlerinde bunu sapkınlık olarak değerlendiren yazar geçmişteki iftiraların günümüzde de devam ettirilmesini sağlamak konusunda kararlılığını göstermektedir.
Uludağ’ın bir başka çarpıtması ise Alevilikte kadınların posta oturmadıkları iddiasıdır. Uludağ'ın konu ile ilgili kaynaklardan haberi olmaması mümkün değildir. Barkan’ın konuya ilişkin çeşitli makalelerinde arşiv kayıtlarından örnekler vermiştir. Halk içerisindeki anlatılanlar bir tarafa Osmanlı arşiv belgelerinde birçok kanıt bulunmaktadır. Kadınların posta oturduğu kadın erkek ibadetlerde yan yana bulunduğu birçok kaynakta dile getirilmiştir. Uludağ’ın eleştirilerinin bilimsel olmaktan çok geleneksel tavrın devamı olduğunu söylemek gerekir.
Alevi inancına göre kadının rolü konusunda daha düzeyli eleştirel bir başka yaklaşım Varhoff’tan gelmiştir. Varhoff, son dönemde yazılan kitaplardaki hakikaten abartılı kimi yaklaşımlarla dolu olan değerlendirmeleri esas alarak; onların anlattıkları ile günlük sosyal yaşamdaki yaşananları karşılaştırır. Varhoff, makalesinde post-modern dönemde Batı tipi bir modern Alevi kadını beklentisinin hayal kırıklığı ile mevcut durumu tepkisel bir tarzda eleştirir.
Bu eleştirilerinde kendisi de eleştirdiklerine gibi benzer bir tutumla bugünkü sosyal yaşamda görünenden yola çıkarak inancı da aynı şekilde olumsuz değerlendirmeye gider. Varhoff inancın detaylı incelemesini bir tarafa bırakıp ortalıkta duran birçok gerçeği de reddeten bir konuma gelir. Varhoff, inancın kendisinin ne dediğine bakmadan yüzeysel kimi yaklaşımlarla kestirme değerlendirmelere girişir.
Varhoff, “Alevi İslam anlayışında kadınların değerlerinin yüksek olduğu kadın erkek eşitliği ve kadının kutsallığı özellikle belirtilir. Fakat bunlar doğru değildir” der. Varhoff, dini ritüelerde kadının kutsallığı ile ilgili söylenenlerin doğru olmadığını “Kadının bu konuda ilerlemesine müsaade etmeyecek şekilde düzenlenmiştir. Cemlerde cinsiyet ayrımını ön planda tutan bir iş bölümü ile kadın aşçı, sofracı ya da süpürgeci olarak görevlendirilir. Ama bir zakir ya da rehber asla olamaz. Dede hakka yürüdüğünde onun yerini bir kadın değil erkek alır, görünümü değiştirecek bazı örneklerin bu toplumda genel geçer olup bunların kalıcı olmadığını” söyler.
Varhoff’un eleştirilerinde günlük yaşamdaki bazı sorunlardan yola çıkarak inancın kendisi ve tarihsel evrimi ve içeriği konusunda yeterli örnekleme ya da araştırmaya gitmediği görülmektedir. Varhoff‘un son söylediğinden geriye doğru gidersek kadınların dini hiyerarşi içinde daha üst makamlara gelemediğine ilişkin sözlerin gerçeği yansıtmadığını söylemek gerekir.
Bu konuda Hacı Bektaş’tan sonra büyük ihtimal ile posta oturan Kadıncık Ana iyi bir örnektir. Hacı Bektaş Veli’nin yerine posta oturan Kadıncık Ana idi. Abdal Musa’yı yetiştiren de oydu. Bunları Aşık Paşazade kaydetmektedir. Fazlulah'ın ölmeden önce müritleri ve aile efradına vasiyet niteliğindeki mektubunu kızına hitaben yazması büyük ihtimal ile kendisinden sonra onun kendi yerine geçmesine işaret etmesi ile ilgilidir. Bu durum bilindiğinden Fazlulah’ın ölümünün ardından ilk öldürülen 500 kişinin başında o vardır.
Yine Barkan’ın yayınladığı belgelerde, kadınların tekkelerde halifelik yaptıkları resmi kayıtlara geçmiştir. Belgeler arasında Çırağ Akçesi diye bir terim geçmektedir. Aynı terim bugün de kullanılmaktadır. Günümüzde Çırağ Akçesi terimi; talibin yol hizmetinin görülmesini sağlayan dedeye ödediği bedel olarak kullanılmaktadır. Bu da görgü, cem dahil bütün hizmetlerin yapılması demektir. Kız Ana, Anşa Bacı yakın dönemde yaşamış Elif Ana örnekleri Varhoff’un değerlendirmelerini haksız çıkartmaktadır.
İnanca göre 12 hizmette yapılan işlerin hiçbirisi bir diğerinden aşağı ya da yüksek değildir. Süpürgeci hizmeti yalnız kadınlara has bir hizmet olmayıp, bunu yer yer erkekler de yapmaktadır. Kaldı ki süpürgeci Gülbankı’nda, “Süpürgeciyiz, Gürüfü Naciyiz, Kırklar ceminde üç bacıyız. Süpürgeci Selman, kör olsun mervan, zühür etti methi sahibi zaman. Destimiz deman, küfrümüz iman, yardımcımız on iki imam. Nefes pirdedir” derken bu hizmetin asıl sahibi erkek olan Salman Farisi’dir. .Günümüzde, Trakya bölgesinde kadınlardan dervişler bulunmakta olup, Rehberlik hizmetide yapmaktadırlar. Hatta Trakya’ya özgü bir inanç olan Nakşi Bektaşilerinde muhabbetin açılışında ilk nefesi Mürşidin eşi söylemektedir .Otman baba Bektaşilerinde (Hasköy yöresi Babailerinde) kadın semah’ta ara duayı yapmaktadır.
Varhoff’un bu eleştirisinin daha çok modern dönemdeki cinsler arasında görev paylaşımını esas alarak mevcut duruma ihtiraz etmektedir. Kaldı ki geleneğin kesintiye uğramasının etkisiyle sayıları azalsa da kadınların her türlü hizmeti yapabildiğini rahatça söylemek mümkündür. Bunlardan Fatma Ana’nın mirasçıları olarak piri kadın olan dede ocakları bulunmaktadır. Yine birçok kadın adlı evliya örnekleri Varhoff’un söylediğinin tersine kadınların da kutsal makamlara gelmesinde bir engel bulunmadığını bizlere göstermektedir. Eğer bir inanç kendi sistematiği içinde bir kural koymuşsa ya ona uyar ya da uymaz. Eğer Alevi Bektaşi inancının kadınlara yönelik bir ayrımcı yaklaşımı olsa idi en azından sınırlı da olsa yukarıdaki bu örneklere rastlamak mümkün olmazdı.
Alevi geleneğinde ve sosyal yaşamda kadının yeri :
Daha önceki başlıklarda değinildiği gibi Alevi-Bektaşiler arasında kadın inanca göre erkekle eşit bir yere sahiptir. İnançtaki bu düşünce, gelenegi sürdüren Aleviler arasında halen etkinliğini korumaktadır. Hatta bazı durumlarda onun Fatma ananın temsilcisi olarak ereklerden daha önmeli bir islev gördüklerinede şahit olunmaktadır. Örenegin aileler arasındaki kimi kavgalarda dede hanımları başlarındaki baş örtülerini kavga meydanına atıklarında kavgaya derhal son verilirdi. Bu atılan örtü Fatma anayı temsil etmekte olup onun yoldan gelen birleştiriciligine atıfta bulunulurdu. Bu örnekler ister Batı Anadolu, Çorum ve Tunceli bölgesindek Aleviler arasında son dönemlere kadar örneklerine rastlanmaktaydı.
Sosyal yaşamlarında kadına yönelik bir dışlayıcılıktan bahsetmek zordur. Onlar bütün cemmat üyeleri gibi her alanda birlikte bulunmaya özelikle dikkat ederler. Bu nedenle, eve gelen erkek yada kadın ayırı yerlerde degil, aynı mekanda bir arada sosyal yaşam sürdürülür. Bu serbesti içerisinde yetişen gençler arasında evliliklerde kaçma diger guruplara göre daha sınırlı sayıda rastlanmaktadır.
Aleviler arasında Hz.Ali gibi tek eşlilik esastır. Çok sınırlı sayıdada olsa çocuğun olmaması durumunda çift evli örnekleride vardır. Bu evliklerin tamamında ya ağır koşullardaki kadınların hastalığı ya da uzun süre çocuğunun olmaması temel nedendir. Bu uygulamalarda bile kadının razılığı mutlaka şarttır. Böyle bir durumda bile evlenen düşkün olur. Fakat diğerine göre bu durum biraz daha anlayışla karşılanmaktadır. Bu anlayış hiçbir zaman hoşgörü boyutunda olmayıp, bir anlamda zorunlu kabulleniştir. Ama kesinlikle “Aleviler arasında asıl olan Hz. Ali gibi tek eşliliktir.” Erkeğin istediği zaman kadını boşaması mümkün değildir.
Yoksa kişi istediği zaman kadına ben senden boşanıyorum diyerek toplumun karşısına çıkamaz. Bu yapıldığında düşkün sayılıp düşkünlüğünden kurtulana kadar cemlere giremez, ibadetini yerine getiremez. Bu da kadını istendiği zaman alınan, istenmediği zaman atılan bir meta haline getirmekten uzaktır. Kadınlar için bu uygulamanın hiçbir yasal ve ekonomik güvencenin olmadığı bir dönemde ne kadar hayati önem taşıdığı ortadadır.
Alevi inancında kadınlara yönelik bir ayrımcılıktan bahsetmek zor olmasına rağmen günlük yaşamda her zaman inanca göre hareket edilmediği tarihsel bir gerçektir. İnancın savunduklarının dışında kimi olumsuzlukların da yaşandığı görülmektedir. Ama bu olumsuzluklar inancın kendisinden meşrulaştıracak bir metin bulmak mümkün değildir. Kimi bölgelerde kadınlara yönelik kısıtlayıcı davranışların sebebinin inançtan değil, sosyal yaşamdaki bazı olumsuzluklardan olduğu görülmektedir. Bu kısıtlamaların nedeni olarak farklı gruplardan koruma güdüsünün ağır bastığı görülüyor.
“Ötekini küçümseyip aşağılayarak kendi kültürünü, kendi toplumunu yüceltme çabasında kadının bir sembol olarak kullanılması özellikle Akdenizli ve Ortadoğulu toplumlarda önemli bir silah haline gelmiştir.” Türkiye toplumunun geleneksel kültürel değerlerinde bireysel namus anlayışı değil, erkeğin kadından sorumlu olduğu erkeğe bağlı bir namus anlayışının hakim oluşu kadınları korumak için kimi haklardan ve özgürlüklerden mahrum etmiştir. Bu durum başta Aleviler olmak üzere birçok grup için geçerlidir.
|