24 Ocak 2008
 
23:47:24
 
6110
(defa okundu)
Ali Haydar Avcı
Pir Sultan Ocağı
Ali Haydar AVCI
1. Ocak Nedir?
Ocak deyimi, sözlük anlamı bağlamında kısaca tanımlanacak olursa; 1. Ateş yanan/yakılan birim, 2. Yemek yapılan yer ya da aygıt, 3. Köylerde “evlik” denilen büyük odalarda ısınmak için başında toplanılan yer, 4. Oturma ve barınma yeri, 5. Ev, yurt, yuva, sıla, 6. Maden çıkarılan yer, 7. Belli bir amaç doğrultusunda oluşturulan, toplanılan ve görev yapılan kurum/örgüt, 8. Geleneksel olarak belli bir işi gören aile çevresi anlamlarına gelmektedir. Anlamlarına baktığımızda, kavramda belli bir anlam yoğunluğunun göze çarptığını söylemek gerekir.
Alevi-Kızılbaş toplumunda ise işlevsel olarak ocaklar, Alevi-Kızılbaş toplulukların inanç boyutuyla bağlandığı, yılın belli dönemlerinde bu toplulukların “görgü”sünü ve “sorgu”sunu yapmakla yükümlü olan, toplumu aydınlatma, sorunları çözme ve yönlendirme sorumluluğunu taşıyan, toplumun düşünce, bi-linç/inanç ve kültür dünyasını sürekli geliştiren ve anlamlı kılan, merkezi yapının oluşturduğu kurumlardan kendisini soyutlamış, bu topluluklarda çeşitli yaptırım, yol ve yöntemlerle toplumsal ilişki ve işleyişin düzenli yürümesini sağlayan -ya da bir deyişle aksamasını engelleyen- kurumlardır. Alevi tarihi ve kültürünün açıklanması bakımından Alevi-Bektaşi ocaklarının oluşumu, geli-şimi, dağılımı ve etkinliğini irdelemek önem taşımaktadır.
Ocakların, Anadolu’da yaşanan toplumsal dönüşüm ve yeniden yapılanmanın etkisiyle, özellikle Osmanlılar’ın ilk döneminde ortaya çıkmaya başladığı söylenebilir. Sistemin adım adım kurumlaşarak ortodoks bir çizgi üzerine oturması ve heterodoks topluluklar olarak tanımlayabileceğimiz Alevi-Bektaşi-Kızılbaş toplumunun merkezi sistemden kopmasıyla oluşan o yoğun baskı ortamında, sürekli yaşanan kaç-göç sonucu, bir bakıma zorunlu olarak dedeliğin/pirliğin/babalığın “soy” yoluyla işlevini sürdürür hale geldiği görülmektedir. Ortaya çıkan ocakların yaygın biçim-de o dönemlerde yaşamış kişilere dayanıyor -yani o dönemlerde yaşayan kişiler üzerinden yürüyor- olması bunun açık gösterge ve kanıtlarından biri sayılabilir.
Bu dönem genel olarak 14. ve 16. yüzyıllar arası biçiminde belirlenebilir. Yani mevcut yapıya bakıldığında bugün ocaklara temel teşkil eden baba, dede, eren ve halifelerin ağırlıkla bu dönemlerde yaşadıkları, yaygın oluşumun bu dönemlerde ger-çekleştiği görülüyor. Bu durum Anadolu’da konar-göçer top-lulukların adım adım yerleşikliğe geçişiyle de ilgili görünmektedir. Önemli toplumsal işlevleri olan bu tür kurumlara yerleşikliğe geçen toplulukların gereksiniminin arttığı açıktır.
“Soy yolu”yla “sürek sürdürme” geleneği öncesi, yani ocak oluşumları gerçekleşmeden önce bu görevlere, bilgi, görgü, birikim, ve olgunluk ve önderlik yeteneği gibi büyük önem taşıyan yeteneklere ve bu yükü kaldırabilecek direnç kapasitesine sahip kişilerin, “yol”u temsilen genellikle halifelik yoluyla atandığı bilinmektedir. Değindiğimiz gibi bunlar giderek belli bir süreç sonunda “ocak” haline gelmiştir. Sözgelimi Hacı Bektaş’ın ve Erdebil dergahının görevlendirdiği halkı irşad etmekle yükümlü bulunan halifeler bu duruma ilginç bir örnek olarak gösterile-bilir. Bunların bir bakıma düzenin kuşatması ve koşulların dayatmasıyla süreç içerisinde ocağa dönüşümü ise üzerinde durulması gereken bir başka önemli boyuttur. Özellikle Osmanlı dönemindeki oluşum ve koşullarda, bu yapıyı -dedelik kurumunu- kurumsal olarak de-netleyen müdahele edilebilen ve yönlendiren yaygın ve sistematik ilişkiler ağı ve bir denetimci kurumun olmayışı -ya da olamayışı-, “sır”rın açığa çıkmasıyla egemen kesimlerin saldırısına maruz kalma endişesi, bu nedenle korku ve tedirginlik içinde yaşanması, diğer önemli ayrıntılar olarak karşımıza çıkmaktadır.
Genel durum böyle olmakla birlikte, yaygın olmasa da “ocak kültü”nün Anadolu’da ilk ortaya çıkışının “Horasan Erenleri” denilen “erenler”e dayandığı ya da bir başka deyişle, bu erenlerin bugünkü bazı ocakların ilk “nüve”leri/dayanakları olduğu ve bu erenlerin etkinliği üzerinden “Horasan kültü”nün Anadolu Alevi-Bektaşi toplumu üzerinde derin izler bıraktığı söylenebilir. Değindiğimiz gibi yaygın oluşumların ise, tarihsel verilerden anlaşıldığı kadarıyla daha sonraki dönemlerde -özellikle 15 ve 16. yüzyıldan sonra- gerçekleştiği görülmektedir.
Bu erenler, göçebe, yarı göçebe ve yerleşik topluluklar arasında büyük ün ve etkinliğe sahip Dede Garkın, Baba Resul/İlyas, Baba İshak, Hacı Bektaş, Sarı Saltık Sultan, Sultan Mahmud Hayrani, Barak Baba, Kızıl Deli/Seyyit Ali Sultan, Haydar Sultan, Sarı İsmail Sultan, Karadonlu Can Baba/Kara Pirpat Sultan, Ulu Abdal, Kiçi Abdal, Karaca Ahmet Sultan, Şah İbrahim Hacı, Abdal Musa, Baba Taptuk/Taptuk Emre, Geyikli Baba, Garip Musa, Dede Sultan, Sultan Samut, Baba Mansur, Koçum Seydi/Koçum Baba, Derviş Cemal/Cemal Seyyid Sultan, Resul Baba Sultan, Güvenç Abdal, Hacım Sultan gibi babalardır. Bu, “Baba” “Dede”, “Sultan”, “Abdal” ve “Derviş” adlarıyla anılan erenlerin “ocak kültü”nün güçlü olduğu, “od”un -yani ateşin-, yanan/tüten ocakların kutsal sayıldığı bir gelenekten geldiği açıktır. Bunların adlarındaki bu ayrıntı özellikle önemlidir; İslamiyet öncesi içinde bulundukları inanç sistemi ve gelenekle bağlarını göstermesi açısından özenle üzerinde durulması ve ayrıca değerlendirilmesi gerekir.
Dikkatle irdelendiğinde, bu erenlerle ilgili günümüze gelebilen söylence ve menkıbelerin bağrında, İslamiyet öncesi birçok motifin gizlendiği görülmektedir. Bu bakımdan “Horasan ya da Horasan Erenleri Geleneği” olarak niteleyebileceğimiz Alevi-Bektaşi inanç dünyasındaki bu gelenekte, Horasan’a da kutsal bir niteliğin yüklendiği ve bir anlamda “erenlerin anavatanı” olarak algılandığı görülüyor.
Heterodoks topluluklar dışında, başka inanç sistemlerine mensup topluluklarla da -özellikle Hrıstiyanlık içindeki aykırı akımlarla- yakın ve iyi ilişkiler içinde bulunan bu babaların, onlar üzerinde de önemli etkileri olduğu bilinmektedir. Fakat burada üzerinde önemle durulması gereken bir olgu bulunmaktadır. Kendi dönemlerinde bir çeşit bilinç taşıyıcısı ve aydınlatıcı konumunda olan bu “babalar”ın bütün etkinliklerine, saygın konum ve yol önderliklerine karşın, henüz o dönemde -yani yaşadıkları sırada- “ocak” haline gelip gelmedikleri tartışmalı bir konudur. Bize göre “ocak” haline gelmeleri Alevi-Bektaşi deyimiyle “Hakk’a yürüme”lerinden -yani ölümlerinden- çok sonra gerçekleşmiştir. Dikkatle bakıldığında bu gerçek kolaylıkla görülebilir. Sözgelimi “Hacı Bektaş Ocağı”nın oluşumu bunun çok açık örneklerinden biridir. Bu yöndeki oluşumun en önemli nedenlerinin başında kuşkusuz dönemin karmaşık, çatışmalı, göç ve kıyımlarla dolu ortamında yerlerinin kolaylıkla doldurulamayışı gelmektedir.
Şah Haydar ve Şah İsmail Hatayi’nin büyük etkinliğiyle birlikte Anadolu’daki ocakların özellikle 15. yüzyılın ikinci yarısından itibaren iki büyük merkeze bağlandığı görülmektedir. Bunlar, Erdebil ve Hacı Bektaş dergahlarıdır. Eğilimin, etkinlik durumuna, baskın ilişkilere göre yer yer değiştiğini de söylemek mümkündür. Birbirine son derece saygılı olmakla birlikte duruma göre bir kısım ocakların Erdebil dergahına, bir kısım ocakların Hacı Bektaş dergahına bağlandıkları görülüyor. Sonraki dönemlerde buna Şücaaddin Veli Ocağı’na bağlı olarak, “babalılar”ın bir kolu şeklinde oluşan Hasan Dede dergahının eklendiği de söylenebilir. Sözgelimi Tokat bölgesindeki tanınmış ocaklardan Hubyar ocağının, Tahtacı ocaklarından Yanyatır ve Hacı Emirli ocaklarının ve Anadolu’daki diğer birçok ocakların bağlandığı merkezler konusunda farklılıklar bulunması, bu durumun açık bir örneğidir. Bu ocaklar arasında Malatya bölgesinde bulunan Mineyik Ocağı gibi başına buyruk bir görünüm sergilemeye çalışanlar da vardır.
Kırsal alan Aleviliğinde ocakların iki büyük öbeğe ayrıldığı görülüyor. Bunlar; 1. Mürşid Ocağı, 2. Pir/Dede Ocağıdır. Bunlar dışında rehberlik kurumu, bazı çevrelerde ocak olarak algılansa ve değerlendirilirse de bizim yakından gözlemlediğimiz alanlarda “kapı” olarak adlandırılmaktadır. Sözgelimi “Rehberlik Kapısı” gibi... Özellikle Orta Anadolu Alevi topluluklarında yaygın olarak bu deyimin kullanıldığına tanık olduk. Bu alanlarda, örneğin bir Aleviye, dedesinin/pirinin kimliğine ilişkin “hangi ocağa bağlısın?” şeklinde soru sorulurken, rehberle ilgili olarak “rehberlik kapısı”nın kim olduğu sorulmaktadır. Bir başka deyişle, rehberlik ocağının kim olduğu şeklinde bir sorunun sorulmadığı görülmektedir. Bu durumdan “rehberlik kapısı”nın “ocak” olarak algılanmadığı sonucu çıkarılabilir. Çünkü ocak olarak algılansa, doğrudan bu şekilde tanımlananacağı da açıktır. Bu bağlamda rehber kapısının ocak olarak algılanması ve tanımlanmasının isabetli bir yaklaşım olup olmadığı üzerinde düşünmenin yararlı olacağı kanısındayız.
2. Pir Sultan Ocağı:
Pir Sultan Abdal, bugün “Pir Sultan Ocağı” olarak bilinen ve merkezi Yıldızeli-Banaz köyünde bulunan Pir Sultan Ocağı’nın kurucusu ve ilk piridir. Pir Sultan ocağının yapısına baktığımızda, Pir Sultan Abdal’ın aşıklığı/cem törenlerinde zakirliği yanında, aynı zamanda “dedelik” gibi bir işlevinin bulunduğu da açıkça anlaşılmaktadır. Nitekim Pir Sultan ocağının ortaya çıkışı ve varlığını günümüzde de sürdürmesi, özellikle Orta Anadolu’dan ( Çorum, Tokat, Sivas bölgesinden) Dersim bölgesine doğru açılan orta bölgede belli Alevi kesimlerin kendilerini “Pir Sultanlılar” olarak tanımlaması da bu durumun kanıtlarından biri sayılabilir.
Şurası belli ki, değindiğimiz gibi Alevi-Bektaşi geleneğinde dedelik kurumunun ocak oluşumlarıyla birlikte ortaya çıktığı, bu ocakların ise daha önce kimi tekil örneklere de rastlanmasına karşın, ağırlıkla Hacı Bektaş ya da Erdebil dergahının çeşitli bölgelere gönderdiği ya da o bölgelerde görevlendirdiği -çoğunlukla da o bölgelerin yerlisi olan- halifeler yoluyla oluştuğu bilinmektedir. Nitekim Pir Sultan Abdal’ın şu dörtlüğü bu durumu kanıtlayan örneklerden biridir: “İçerü girince beli Hak derler / Dışarı çıkınca ikrar yok derler / Senden gayrı halifeler çok derler / Verdiği ikrardan dönüyor talip.”
Bilindiği gibi “halifeler”, Pir Sultan’ın yaşadığı 16. yüzyıl ve öncesinde Anadolu’da Alevi-Kızılbaş topluluklarının başında bulunan, onları denetim altında tutan ve yönlendiren inanç önderleri ya da “inançsal öncü-yöneticiler”dir. Dergahların etkin olduğu, topluluklar üzerinde inançsal denetimin yoğun sürdüğü dönemlerde, toplum üzerinde etkin ve bilgisi, görgüsü yetkin olanların, yani bu göreve her bakımdan uygun olanların halife tayin edildiğini verilere bakarak söylemek olanaklı. Bunların köken olarak da, genellikle içinde bulundukları topluluklarla aynı kökenden geldikleri döneme ilişkin kaynaklardan anlaşılıyor. Bununla birlikte “gönül kalsın yol kalmasın”, “yol cümleden uludur” deyimlerinde de belirtildiği gibi, sık rastlanan bir durum olmasa da halifelik görevini gerektiği gibi yerine getiremeyenlerin bu görevden geri çekildiği de söylenebilir.
Pir Sultan Abdal, Sivas/Urum bölgesinde halifelik yoluyla de-delik görevi üstlenen tek örnek değildir. Sözgelimi, yine bölgenin tanınmış ocaklarından Hubyar Sultan Erdebil dergahına, Garip Musa ise Hacı Bektaş dergahına bağlı halifelerdir. Ocakları da bu halifelik bağı yoluyla oluşmuştur. Bu ve benzeri halifelerin soyundan gelenler üzerinde, koşulların etkisiyle, sonraki süreçte bu dergahlar tarafından yeterince denetim yapılamadığı ve birçoğunun günümüzde de soy sürme yoluyla dedelik yaptığı görülmektedir.
Bu oluşumun eski Türkmen geleneğine, Asya, Kafkasya, Önasya ve Anadolu’daki değişik inanç sistemlerindeki benzeri kurumlara uygun/denk düştüğü, aynı zamanda aşiret geleneği içerisinde yer yer, -“dede-beğ”, “dede-abdal”, “dede-halife”, “ba-ba”, “pir-abdal” gibi sanlarla/deyimlerle de anılan- danışma, dayanışma ve sorunların çözüm merkezi durumunda olan aşiret uluları ve öncülerinin inanç sistemlerinin merkezinde bulunan “Kamlar”, “Şaman Kocaları”, “Baksılar” ve benzeri öncülerin yerini doldurduğu daha sonraki süreç içerisinde ise toplumsal koşulların etkisiyle giderek kurumlaşan bu yapının, toplumun gereksinim-lerine denk düştüğü ve etkin bir yönlendirici kurum haline geldiği açıktır. Zaten, sistemle barışık olmayan Alevi-Bektaşi toplumunu çok yönlü kuşatarak sıkı bir şekilde izleyen ve ortodoks düşünce anlayışı üzerine oturan kurumlarıyla baskı ve kıyımı gelenek haline getiren Osmanlı toplum düzeninde, karşı düşünce/karşıt kurumlar bağlamında başka türlüsü de olamazdı.
Bu, bir bakıma bütün kuşatmalara karşı inatla direnen, ısrarlı dönüştürme çabalarına karşın değerlerinden vazgeçmeyen –ya da yaşam biçimiyle uyuşmayan, kendine yabancı değerleri benim-semeyen- ve karşı düşünce -heterodoks düşünce- zemini üzerinde oturarak kendini sistemin kurumları ve ilişkilerinden dışlayan bir toplumun gereksinim duyduğu iç denetim ve birliği sağlayıcı, çö-züm üretiminde başvuru merkezi ve dayanak olan, aynı zamanda toplumda denge unsuru bir yapıdır.
Açık ki, toplumun gereksinimlerine denk düşmeyen -işlevsel niteliği olmayan- bir yapıyı oluşturmak, kurumlaştırmak ve gele-ceğe taşımak mümkün değildir. Bir yapı kurumlaşarak toplumda etkin hale gelmişse, bu gereksinimleri karşıladığı içindir. Ayrıca önemli bir durumu belirtmek gerekir ki, bütün olumsuzlukları bağrında taşıyan o koşullar içerisinde her biri bir yanda bulunan ocakların bağlı bulunduğu ilgili dergahlar tarafından sürekli gözetlenmesi ve denetiminin yapılarak gerekenin -başka bir deyişle görevini gerektiği gibi yerine getiremeyenin- yerine yeni atamalar yapılması da oldukça zordur.
Özdenetimi sağlama, dışsal etkenlere karşı ayakta kalma, toplumsal bilinci ve direnci diri tutma bakımından önem taşıyan bu kurumlar, egemen yapıdan bütünüyle uzaklaşmış; kapalı kır toplumlarına özgü yapılanma içerisinde olan Alevi öğretisi ve toplumu açısından oldukça anlamlı ve önemlidir. Ayrıca bu yapının Alevi kimliğinin oluşumu, bu kimliğe ilişkin değerlerin korunması ve geleceğe taşınmasında da temel unsurlarından biri olarak karşımıza çıktığı görülmektedir.
Merkezi ve yerel yöneticilerden uzak durma çabasıyla birlikte, böyle bir toplumsal yapılanma ve ilişkilerin, aynı zamanda Alevi-Bektaşi düşünce/inanç sistemini kırsal alanlarda/köy toplumunda kapalı toplum sistemi haline getiren özellikleri bünyesinde taşıdığını da bu arada belirtmek gerekir.
Yaşama biçimi ve düşünce/inanç dünyalarının doğal gereği olarak yol kurallarına uygun biçimde, sürekli birbirini denetleyen ve sorgulayan kırsal alan Alevi-Bektaşi toplumunun bu yapılanması içinde eşitlik, hakyemezlik ve barış içerisinde bir arada yaşama kültürü ve “eline, diline, beline sahip olmak” biçiminde özetlenen değerlerin her zaman baskın ve belirleyici değerler olageldiğini özellikle vurgulamakta yarar var. Bunların, Alevi toplumunun değişmeyen yazılı kuralları olmayışı, egemen unsur olamayışı ve bir bakıma dar bir alanda zorunlu kapalı toplum haline gelişi ve bu tür kurumların oluşumundan kaynaklandığı da düşünülebilir. Bu durum, Alevi düşünce sistemi, bireysel ve toplumsal davranış biçimlerini, ortodoks yapılanma ve düşünce sistemlerinden farklı kılan ve içinde bulunduğu koşullarla bütünleştiren bir özelliktir ve aynı zamanda kırsal alanda toplumsal ilişkilerin şekillenmesini de sağlayan önemli unsurlardan biridir.
Bu yapılanma içerisinde “düşkünlük kurumu” olarak adlandırılan kurum yoluyla, barışçıl yöntem ve yaptırımlar kullanılarak toplumsal ilişkilerin belli bir düzen içinde yürümesi sağlanmış, “yol”un getirdiği kurallara uymayanlar, yine barışçıl dışlama yöntemiyle tüm toplumdan “rızalık” alınana dek, bir anlamda ders verici bir şekilde cezalandırılmıştır.
Alevi yaşam biçiminde belirleyici bir yeri olan dedelik/pirlik kurumunun oluşum ve kurumlaşma süreci, kimi araştırmacıların vardığı sonuca göre de; “Anadolu’ya göçler sonrasında heterodoks şeyh ve dervişlerin öncülüğünde gerçekleşen kolonizasyon hareketiyle yakından ilişkilidir. Her ne kadar dedelik kurumunun oluşumunu ortaya koyan tarihsel veriler sınırlı ise de, bugün halâ yaşayan Alevi ocaklarında yaşamakta olan bu dervişlerin adları, bu ilişkiyi büyük ölçüde doğrulamaktadır. Alevi ocaklarının adlarında bu yarı-savaşçı, kolonizatör dervişlerin adları yüzyıllardır yaşamaktadır... Bu dervişlerin adlarını taşıyan Alevi ocakları, onların kutsal kimlikleri çerçevesinde ortaya çıkmış ve soylarından gelenlerce de bu ocak geleneği sürdürülerek bugüne kadar gelmiştir.”
Bu yapı içinde ortaya çıkan Pir Sultan ocağı temsilcilerinin, günümüzde Hacı Bektaş dergahından icazetle dedelik yaptığına bakılırsa, döneminde güçlü bir aşık/zakir olan Pir Sultan’ın da Hacı Bektaş dergahından icazetle halife/dedelik yaptığı sonucuna varılabilir. Böyle bir durum gelenekle de uygunluk içindedir. Bu halife/dedeliğin başladığı dönem de büyük bir olasılıkla 16. yüzyılın ilk çeyreği -Balım Sultan ya da Şah Kalender dönemi- olmalıdır. Pir Sultan’ın, yöresel söylenceyle “pir elinden dolu içerek” aşıklığa başladığı dönem ve deyişlerindeki ipuçları da bu yöndedir. Çünkü bu dönemden sonraki yaşanan gelişmeler ve Hacı Bektaş dergahının Şah Kalender olayı sonrası uzun süre kapalı kaldığı, ilgili çevrelerin dikkatle izlendiği, baskı altında tutulduğu, sürüldüğü ve öldürüldüğü, ayrıca Pir Sultan’ın 16. yüzyılın hemen ikinci yarısında -1560-63 yılları arasında- asılması da gözönüne alınırsa, olasılıklar bütünüyle bu dönemde yoğunlaşmaktadır.
Bugün Pir Sultan soyundan gelenlerce, Pir Sultan ocağının görev ve yetki alanının Hacı Bektaş dergahı tarafından belirlendiği ve bu durumun dergahtaki kayıt defteri olan “Kara Kütük”e kayıt edildiği, sözlü olarak aktarılmaktadır. Bu da yukarıdaki tespitlerimizle örtüşen/onaylanan bir durumdur.
Bugün Pir Sultan soyundan gelenler tarafından, geleneğe uygun olarak Pir Sultan’ın soyu On İki İmamlardan Musa-i Kâzım’a bağlanmaya çalışılsa da ocağın hangi koşullarda, ne zaman ve ne şekilde ortaya çıktığı bilinmektedir. Konuyla ilgili tarihsel verilerin, olayın oluşumu ve gelişimini en azından büyük ölçüde açıklamaya yettiği rahatlıkla söylenebilir.
Sözlü kaynaklar tarafından verilen bilgilerde Pir Sultan’ın üç oğlu bir kızı olduğu belirtilmektedir. Bunlar; 1. Seyyit Ali Sultan, 2. Pir Mehmet, 3. Er Gaip Sultan (Pir Gaip) ve kızı Senem’dir. Ayrıca Elif adında bir bacısının olduğu da yine konuya ilişkin söylenceler arasındadır. Hatta Pir Sultan’ın, Yıldız Dağı üzerine söylediği deyişte ayak dizesini “Niçin gitmez Yıldız Dağı’n dumanı” diye söyledikten sonra bacısına dönerek, “Dumanı dumanı Elif dumanı” diye sorduğu da bu söylenceler içerisinde aktarılmaktadır.
Osmanlı sisteminin geleneksel uygulamaları doğrultusunda, Pir Sultan’ın asılmasından sonra ocağın dağıtıldığı ve yakınlarının sürgüne gönderildiği de ayrıca belirtiliyor. Bu durum, döneme ilişkin vakanüvislerin anlatıları, hüküm ve fermanlara yansıyan uygulama ve buyruklarla da uygunluk içindedir. Aslında bu uygulamalar bir bakıma Osmanlı yöneticilerinin böylesi durumlar karşısında sistemli biçimde uygulayageldiği geleneksel bir uygulamadır. Daha önce de yer yer değindiğimiz gibi benzeri örneklere hükümler içinde de sıkça rastlanmaktadır.
Bu sürgünlük ya da “kaçgunluk” döneminde, Seyyit Ali Sul-tan’ın bacısı Senem’le birlikte Çorum-Hüseyinabad bölgesine, Er Gaip/Pir Gaip Sultan’ın Dersim bölgesine, Pir Mehmet’in ise Tokat bölgesine gittiği, yine sözlü kaynaklar tarafından aktarılmak-tadır. Söylencelerde, Pir Sultan’ın oğlu olduğu söylenen Pir Mehmed’in türbesi de bugün Tokat-Almus-Çambulak köyünde bulunuyor. Seyyit Ali Sultan’ın ise yirmi yedi yıl gibi uzun bir sürgünlük döneminden sonra, yine bacısı Senem’le birlikte Banaz’a geri döndüğü de bu söylenceler arasındadır.
Bu gidişlerin temelinde, büyük bir olasılıkla Pir Sultan ocağına bağlı taliplerin bu bölgelerde -yani Çorum, Tokat ve Dersim gibi Alevilerin yoğun yaşadığı yerleşim birimlerinde- yaşıyor olması etkili olmuş olmalıdır. Çünkü sürekli izlenen, baskı altında tutulan birilerinin “can pazarı”nın yaşandığı o kıyım döneminde gelişigüzel herhangi bir yere gitmeyeceği/gidemeyeceği açıktır. Günümüzde halen bu bölgelerde -Çorum, Dersim, Tokat bölgeleri- Pir Sultan ocağına bağlı talipler/köyler bulunduğu düşünülürse, bu bölgelere gidişin nedenleri de büyük ölçüde anlaşılır. Bu bağlamda, bu gidişlerin güçlü bir olasılıkla gizlenmek, izini kaybettirerek olası bir kıyımdan kurtulmak amaçlı olduğu öne sürülebilir.
Hepsinin farklı yerlere gittiği düşünülecek olursa, Pir Sultan’ın “siyaset edilme”si sonrası, Pir Sultan ocağına bağlı taliplerin Pir Sultan’ın çocuklarını, olası bir kıyımdan kurtarabilmek amacıyla bilinçli şekilde değişik bölgelere götürdüğü de bir olasılık olarak değerlendirilebilir. Böylelikle gizlenmenin, saldırı ve kıyımdan daha kolaylıkla kurtulmanın mümkün olabileceği düşünülmüş olabilir. Böyle bir düşünce ve davranış, gerilimin yükseldiği, o bulanık ve baskının yoğunlaştığı ortamda kendi ölçüleri içerisinde tutarlı bir davranıştır.
Yine sözlü kaynaklardan edindiğimiz bilgiler arasında, bu kaç-göç, kıyım ortamında Pir Sultan ocağına mensup bazı kesimlerin, Safevilerin elindeki Horasan bölgesi dahilinde bulunan Tebriz kenti yakınlarına kadar göç ettikleri ve burada “Pir Sultan Köyü” adıyla bir köy kurdukları belirtilmektedir. Hatta bu yerleşenlerden on iki ev daha sonra Gence yakınlarında, Bağbanlar bölgesinde Pir Sultan Dağı adı verilen dağın eteğine göç ederler ve burada Pir Sultan adıyla yeni bir köy daha kurarlar. Bu, Pir Sultan Dağı adı verilen dağın doruğunda bir “Pir Sultan Ziyaretgahı”nın bulunduğu da yine aktarılan sözlü bilgiler arasındadır.
Bugün Pir Sultan ocağı talipleri çoğunlukla Çorum, Yozgat, Tokat, Sivas, Erzincan, Tunceli bölgelerinde bulunmaktadır. Dikkat edilirse bu yerlerin Orta Anadolu’dan doğuya doğru bir çizgi üzerinde bir bölgeyi kapsadığı görülmektedir. Osmanlı döneminde, özelllikle de 16. yüzyılda bu bölgeler isyanların, aktif-pasif direniş eylemleri ve çekişmelerin yoğunlaştığı alanlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durum bir rastlantı mıdır? Biz, verilerden hareketle pek öyle olduğunu sanmıyoruz.
Öncelikle buralar o dönemlerde Alevi-Kızılbaş toplumunun büyük bir çoğunlukla yaşadığı, Hacı Bektaş ve Erdebil dergahının etkilerinin yoğunlaştığı, bütün çabasına karşın Osmanlı yönetiminin kesin denetim altına alamadığı içten içe kaynayan yerlerdir ve aynı zamanda Osmanlı - Safevi toprakları arasında sürekli gel-gitlerin yaşandığı geçiş bölgesidir. Bundan da anlıyoruz ki, Pir Sultan’ın bu “duyarlılığı yüksek” bölgede yaşıyor olması etkinliğini ayrıca artıran unsurlardan biri olmuştur. Bu bağlamda Pir Sultan ocağına bağlı kesimlerin bu bölgede yaşaması ve Pir Sultan ocağı mensuplarının kaç-göç dönemlerinde bu bölgede saklanması dönemin gerçekliğiyle uyum içindedir.
Yerinde yaptımız araştırma ve incelemelerde Banaz köyünün iki kez yer değiştirdiğini tespit ettik. “Binbir bacalı Banaz” olarak anılan birinci yer, Yıldız Dağı’na çok yakındır. Burası, aynı zamanda Pir Sultan’ın doğduğu ve belli bir döneme kadar yaşadığı yer olarak rivayet edilmektedir. Acaba deyişlerde geçen “Yıldız’dır yaylası” söyleminin bu yakınlıkla bir ilgisi olabilir mi? Yıldız Dağı’nın, Banaz köyünün bu ilk yerleşim yerine yakın olmasından dolayı aynı zamanda yayla/yaylak olarak kullanılması bir olasılık olarak düşünülebilir. Hatta söylencelerde geçen, Pir Sultan Abdal’ın -ya da o zaman ki adıyla Haydar’ın- aşıklığa başlamadan önce Yıldız Dağı eteklerinde, çayırlık çimenlik bir yerde uykuya dalması, burada pir dolusu içmesi motifi de bunun kanıtlarından biri sayılabilir.
İkinci yer ise, bugünkü Banaz yolunun üzerinde bir yerdir. Burası köye birkaç km. uzaklıktadır ve köyün alt tarafında, Sivas yönünden gelirken/giderken yolun üst tarafına düşmektedir. Elde ettiğimiz bilgilerden, Banaz köyünün şu anda yerleşik olduğu yerin ise üçüncü yer olduğu anlaşılmaktadır. Banaz’ın bugünkü -son- yerleşim yerinin arkası |