Design and Programm Turan Özcan
http://www.hacibektaslilar.com/
   20 Temmuz 2008, Pazar   
Arşiv >> 
"Serçeşme'nin Sesi " yola koyuldu... , Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır, Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu,        + + +        
 Ana Sayfa  
 Hacıbektaşlılar A.Ş  
 Hacıbektaş  
 Suluca Karahöyük  
 Serçeşme Dergisi  
  Yazarlar
  Ziyaretçi Defteri
  Linkler
Açılış Sayfam Yap! Favorilerime Ekle!  info@hacibektaslilar.com
İsmail Kaygusuz
Recai Aksu
Yrd. Doc. Ali Yaman
Esat Korkmaz
Hasan Kaya
Aydın Şimşek
Erdoğan Aydın
İbrahim Bahadır
Ali Haydar Avcı
Ali Balkız
Rıza Aydoğmuş
Berçenekli FEZALİ Hacı CIRIK
  Ana Sayfa >  YAZARLAR

AHİ EVREN VELİ VE AHİ KURUMLARININ ALEVİLİK-BEKTAŞİLİK’LE İLİŞKİLERİ
      

       03 Mart 2006        21:57:23        59759   (defa okundu)    

Ali Duran Gülçiçek
    

AHİ EVREN VELİ VE AHİ KURUMLARININ
 ALEVİLİK-BEKTAŞİLİK’LE İLİŞKİLERİ

 

     Ahilik, 13. yüzyılda Anadolu’da kurulan bir esnaf ve sanatkârlar birliğidir. Batılı anlamda lonca örgütü de diyebileceğimiz bu birlik, Ahiyan-ı Rum (Anadolu Ahileri) ve onun piri Ahi Evren Veli tara-fından kuruldu. Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin yakın arkadaşı olan Ahi Evren Veli’nin asıl adı  Şeyh Mahmud Nasrüddin, ünvanı ise Nimetullah’tır. Osmanlı devletinin kuruluşunda önemli fonksiyonları olan Ahilere, „Alperenler veya Horasan erenleri“ de denirdi.

     Sözcük anlamıyla „Ahi“, Arapça’da „kardeşim“, Türkçe kökenli „akı“ sözcüğünde ise „cömertlik“ demektir. Ahiliğe, yiğitlik, mertlik anlamına gelen (Arapça kökenli „feta“dan) Fütüvvet te denilir. „Ahi-yân -el-fitiyân“, kardeş yiğitler demektir. „Ahilerin sâlik olduğu bu futüvvet mesleği, ananeye göre Hazreti Ali’ye ve bu yüzden Hazreti Peygamber’e kadar çıkar...“[1] Hz. Ali’nin yiğitliğini, cömertliğini simgeleyen bu futuvva (yiğitlik) pâyesi, Peygamber tarafından Hz. Ali’ye verildiğine de inanılır. Ahi (Fütüvvet) kuruluşlarının çoğu tari-kat olarak kendilerini Hz. Ali’ye bağlarlar. Fütüvvetin dört temel ilke-sini Hazreti Ali şöyle açıklar:

              ·   Güçlüyken affetmek,

               ·   Hiddetli iken hilmiyyet (yumuşaklık) göstermek,

              ·   Düşmanına bile iyilik etmek,

               ·   Muhtaçken bile başkalarına vermek.

     Cüneyd Bağdadi ve  Hallac-ı Mansur ile aynı öğretiyi savunan ünlü mutasavvıflardan Bayezid Bistami (? - 874)’ye göre Fütüvvet:

              ·   Senden başkalarına olan iyiliği küçük görmek, başkaların-
                   dan sana gelen iyiliği ise büyük bilmektir.

                   Fudayl bin İyaz’a (?-803) göre ise Fütüvvet:

               ·   Evinde yemek yiyenleri, mümin, ya da kâfir, dost ya da düş-
                   man diye ayırt etmemektir.

     Ahiliğin kökenleri konusunda farklı görüşler ve yorumlar vardır. Kimi kaynaklara göre Ahilik, Moğol baskınlarından dolayı 12. ve 13. yüzyıllarda, Türkistan, Buhara, Semerkand, Taşkent, Merv gibi Türk kentlerinden Horasan üzerinde Anadolu’ya gelen esnaf ve sanatkârlar tarafından kurulan, ağırlıkla Türk kültürüne ve yaşam felsefesine da-yanan, Anadolu Türklerinin sosyo-ekonomik yaşantısında önemli rol oynayan ve göçebe hayattan yerleşik hayata geçişi hızlandıran bir meslek kuruluşudur.[2]

     Bazı araştırmacılar ise, Ahiliğin kökenlerini, Arabistan’da, özellik-le de Irak/Bağdat’ta, bilhassa İmamiye kolunda Abbasi Halifesi Nâsır Lidinillah (iktidar dönemi: 1180-1225) tarafından kurumlaşan Fütüv-vet teşkilâtına bağlamaktadırlar.

     Fütüvvet üç bölüme ayrılır:

1)      Kavli: Sözünde durma, doğruluk, bağlılık; eline, beline, diline sahip olma, gibi ilkelere dayanan bu koldakiler, asker olmaz ve kılıç kullanmazlardı.

2)      Seyfi: Kılıçlı; fütüvvet kurallarına göre nefse karşı savaşan ve zalimlerle vuruşan kimselerdir. İnsanın en büyük düşmanı kendi nefsidir. İnsan, her şeyden önce nefsine karşı savaşmalı, sonra zalimlerle vuruşmalı. Seyfiler, Hz. Muhammed’in Hz. Ali’ye kılıç vermesini örnek alarak, kılıç kuşanırlardı. Bunlara  Horasan erenleri veya Alperenler denirdi.  Lâ feta illa Ali, la seyfe illâ Zülfikâr“ (Ali’den yiğit er, Zülfikârdan üstün kılıç yoktur) deyimi, seyfı Ahiler tarafından âdeta bir ilke haline getirilmişti.

3)      Şürbi: Fütvvet geleneklerine göre şerbet içen, kuruma bu yolla bağlananlardır.Törenleri Anadolu’daki kan kardeşliği geleneği-ne benzerdi.[3]

     Anadolu’daki Ahiler konusunda en fazla bilgiyi veren, Anadolu’yu karış karış dolaşan ve Ahiler arasında yaşıyan Arab gezgini ve ta-rihçisi Ibn Battuta’dır (Tanca 1304-1369)[4]

     Ibni Battuta  (Şerefüddin Ebu Abdullah Muhammed bin Abdullah bin Muhammed bin Ibrahim et-Tanci) 1329-30 tarih-lerinde Anadolu’da yaptığı seyahatta Alanya/Antalya’dan başlıyarak Burdur, Gölhisar, Lâdik, Milâs, Barçin, Konya, Niğde, Aksaray, Kayseri, Sivas, Gümüş, Erzican, Erzurum, Birgi, Tire, Manisa, Balı-kesir, Bursa, Görele, Geyve, Yenice, Mudurnu, Bolu, Kastamonu, Sinop gibi kentleri, hatta Kırım’ı dolaşırken, misafir kaldığı Ahi zavi-yelerinde gördüğü yakın ilgiyi ve Ahilerin üstün meziyetlerini şöyle anlatmaktadır:

„... Ahiler Bilâd-ı Rum’da (Anadolu’da) sakin Türkmen kavimlerinin her vilâ-yet, kasaba ve köylerinde mevcuttur. Ahiler yabancılara fazla hürmet ve sevgi göstererek, yemek ve yatacak yerlerini de hazırlamakta olup, zalimleri tenkil (cezalandırmaktan) ve avenelerini (arkadaşlarını) ve onlara yardım eden kötü insanları katil ve mahvetmek hususunda bunların dünyada bir misli daha yoktur. Ahi şu demektir. Bekâr genç erden ve sanat erbabından olanların toplanarak, kendilerine bir reis seçerek ona bağlananlara denilir. Cemiyetlerine de „Fütüv-vet“ adı verilmektedir. Ahi reisleri bir zaviye inşa edip içini halılar vesair eşya ile tefriş ederek, geceleri de zaviyede kandiller yakmaktadırlar. Ahi gençleri gündüzleri para kazanmak için çalışıp, ikindiden sonra kazandıklarını Ahi Baba--larına teslim etmektedirler. Şayet bulundukları şehre bir misafir gelirse, zaviye-lerine derhal misafir ederlerdi.  Bu alınan şeylerle o misafire ziyafet çekerler, o kimse avetine kadar, bunların misafiri olurdu. Eğer zaviyenin bir misafiri olmaz-sa yemeklerini yerler, sonra da zaviyede rakslar (semahlar) yaparlar, ikindiden sonra yine hepsi kazançlarını reise teslim ederlerdi. Bunlara „Fityan“, reislerine de „Ahi“ denilir. Dünyda bunlardan ziyade yüksek meziyetlere sahip insan görmedim.  Şiraz ve İsfahan ahalisinin de bu hususlarda onlara benzerliği varsa da, ahilerin misafirlere muhabbet ve ikram ve şefkatlarını daha ziyade buldum.

Antalya’ya geldiğimin ikinci günü, Ahilerden biri Şeyh Şahabettin Hamevi’ye gelerek, onunla Türkçe konuştu. Ben o zamana kadar Türkçe duymamıştım. Gelen adamın üzerinde eski ve yamalı bir elbise ve başında keçeden Kalensüve (kü-lah) vardı. Şeyh bana:

      -    Bu adamın bana dediğini biliyor musun? diye sordu.

      -    Bilmiyorum! diye cevap verdim.

      -    Sizi ve arkadaşlarınızı ziyafete davet ediyor, dediği zaman şaştım ve lâ-
             kin 
- evet!  demiş bulundum.

            Adam gitti, şeyhe dedim ki:

      -    Bu adam pek fakirdir. Bize bir ziyafet vermeğe kudreti yok zannederim,
             kendisini rahatsız etmek doğru değildir,  deyince,  Şeyh gülerek:

      -    Bu Ahilerin reislerinden, kundura dikicilerinden biridir; cömertlik ve
             ikramla ruhunun içi doludur. Sanatkârlardan iki yüz kadarı yoldaşı bunu
             reisliğe seçmiştir. Bunlar ziyafet vermek için bir zaviye inşa edip, gündüz
             kazandıklarıni gece sarfederler, vecabında bulundu...

Akşam birlikte zaviyeye gittik. Burası nefis Anadolu halılariyle tefrif edilmiş. Irak camından yapılmış birçok avizelerle süslü idi. Misafir odasında beş adet Pi-sus vardı. Pisus, bakırdan yapılmış bir çırağa verilen ad olup, üç ayağı ve başın-da bakırdan bir kandil, ortasında ise fitil için bir boru vardı. Bu fitil erimiş iç yağı ile doldurulmuştu, yanına da yağ ile dodurulmuş bakır bir avanı konulmuş, orada fitili düzeltmek için bir makas mevcuttu. Ahilerden birisi bunu yakardı; buna „çırağcı“ denilmektedir. Zaviyede gençlerden bir grup saf oldular. Arka-larında abadan bir elbise, ayaklarında mestleri vardı. Her birinin belinde bulunan kemerde iki züra uzunluğunda birer bıçak asılı idi. Başlarında softan beyaz bir külâh (kalensüve) olup, bu külâhın tepesinde bir züra uzunluğunda ve iki par-mak genişliğinde bir Taylasan - şerit mevcuttu. Bunlar toplandıkları zaman, hep-si külâhlarını çıkarıp önlerine koydular. Zaviyenin ortasında misafirlere mahsus bir peyke bulunuyordu. Biraz sonra bizlere birçok yemekler ve meyva tatlılar ikram ettiler. Yemekten sonra şarkılar söyleyip rakslara (semaha) başladılar. Ahilerin bu halleri insanı hayrete sevketmektedir. Bilhassa cömertlik ve yüksek ruhları hakkındaki hayretim daha fazladır, gecenin sonunda onları zaviyede bıra-karak ayrıldık.“[5]

     Gerek yaşam felsefeleri, inançları, kültürleri ve ahlâki değerleri, gerek-se sosyal ve siyasi düşünceleri bakımından Ahilik, Alevi-Bektaşi-lik’ten ayrı bir kurum değildir. Onun öğretisi, inancı, sosyal ve siyasal düşünceleri doğrultusunda gelişen mesleki bir birliktir. Da-ha sonraki dönemlerde, özellikle Fatih’den sonra Osmanlı padişah-larının yavaş yavaş Ahi ve Bektaşi kurumlarından el çekmeleri; Osmanlı devletinin ilk dönemlerinde, işletmeleri ve yönetimleri Ahi-Bektaşi zaviyelerine verilen tuzla, gümrük yolları, dokuma atölyeleri gibi bazı işletmelerin ve vakıf arazilerinin zamanla elle-rinden alınıp Yeniçerilere verilmesi, Ahi kurumlarını ekonomik ve politik yönden zor duruma düşürdü. Siyasi ve ekonomik baskılar-dan dolayı kurumlarını işletemez duruma gelen Ahiler, zamanla geri çekilmek zorunda kaldılar. Bir kısmı Osmanlı Aristokrasisi içerisinde asimile edilip erirken, büyük bir kısmı da Alevi-Bektaşilik içerisinde yerini aldı. Daha açıkçası, kollektif yaşamın öncüleri olan Ahi örgütleri, kuruluşundaki toplumsal ve sınıfsal özelliği, üzerlerindeki bu baskılardan dolayaı zamanla yitirmek zorunda kaldılar.

     Fuat Köprülü, „Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar“ adlı yapıtın-da Ahiliğin, Alevi-Bektaşilik’le ilişkilerini şöyle açıklamaktadır: 

     „Biz, Bektaşilik ve -ondan pek az farklı olan- Kızılbaşlıkla Ahilik arasında âyin ve erkân bakımından büyük bir benzerlik görmekteyiz; bu sebeple Ahilerin XIV. yüzyıl sonlarında Bektaşi adını alarak silsilelerini Hacı Bektaş Veli’ye isnad ve eriştirmeleri, bize göre uzak bir ihtimal değildir. Bu ihtimal kabul edilmese bile, her hâlde Ahilik’in Bâtıni mâhiyeti inkâr edilemez. Fütüvvet (Ahilik) hakkında yukardan beri zikrettiğimiz birçok kaynakların esaslı bir tahlili, öyle zannedi-yoruz ki bu faraziyyeleri (varsayımları) kuvvetlendirecektir.“ [6]

Ahi Evren Veli’nin yaşamı hakkında, Tarihçi Ali Emri şu bilgileri
vermektedir: „Ahi Evren Kırşehri’nde meftundur. Osmanlı devleti-nin kurucusu Osman Gazi’nin tahta çıkışında hayatta idi. Bir vakıf-namenin tanzimi olan 706 tarihinde yaşıyordu... Ahi Evren, Hacı Bektaş Veli ve Şeyh Edebali, Osman Gazi asrı ricalinden olup, Osman Gazi’ye ilk kılıcı bu üçü merasimle kuşatmışlardır. Osman Gazi’ye kuşatıldığı beyan olunan kılıç Fütüvvet tarikince (Şed) den başka bir şey değildir.“
[7]

Ahi Evren Veli’nin ve Baba İlyas’ın soyundan, Osmanlı tarihçisi Âşık Paşazade (Derviş Ahmed, mahlas adıyla Âşıki)’nin yerleştiği Kırşehir ve Hacı Bektaş Veli’nin yerleştiği Hacıbektaş, Alevi-Bektaşi dervişlerinin yoğunlukla yaşadıkları bölgelerdi. Osmanlı ulema ve yazarlarından Kâtib Çelebi (Hacı Halifa, İstanbul 1609-1657) Cihannümâ’sında, Kırşehir’in son zamanlara kadar Alici rafizilerin, yani Kızılbaş topluluklarının yuvası olduğunu yazmak-tadır. (Kırşehri hat bis in die neruere Zeit als alidisches Ketzernest gegolten; vgl. Haci Halifa, Cihannuma, Stambul 1145, S. 620 ff.).[8] Kâtib Çelebi, Cihan-nümâ’da, Trabzon’dan bahsederken, Trabzon’un batı ve güneyindeki dağlık kesimlerinde Lazlarla birlikte yaşayan bazı Türk boylarının İran’daki Şah’a (Şah İsmail Hatayi’ye) bağlı Şii rafavizler (Kızıl-başlar, Rafiziler) olduğunu belirtmektedir.[9]

     Ayrıca Paul Lucas (Voyage dans l’ Asie Mineure, Amsterdam 1714, 1. Bd., S. 121ff.), WM. Ainsworth (Travels and Researches in Asie Minor, Londaon 1842, 1. Bd., S. 160), C. Ritter (Erdkunde von Kleinasien,  Berlin 1858,1. Bd., s. 330) gibi Avrupalı yazarlar da, seyahatnamelerinde Kırşehir’in Alevi-Bektaşi Dervişlerinin merkezi olduğunu yazmaktadırlar.[10]  Osman Gazi’nin oğlu Orhan Gazi ve Orhan’ ın oğlu I. Murat (Hüdavendigâr) da Ahi teşkilâtına bağlıydılar. Kuruluşundan Fatih Sultan Mehmed’e dek Ahilikle iç içe olan Osmanlı yönetimi, zamanla Ahilik etkisinden sıyrılarak aristokrat bir yapıya büründü.[11] Diğer ulularda olduğu gibi, Ahi Evren’in yaşamıyla da ilgili gerek Hacı Bektaş Velâyetnamesinde, gerekse Evliya Çelebi seyahatnamesinde bazı menkabeler anlatıl-maktadır. Hacı Bektaş Velâyetnamesinde verilen bilgilere göre:

     „O zamanlar, Kırşehr’in adı Gülşehri’ydi. Camileri, mescitleri, medreseleri çok-tu, mamurdu. Şehirde müderrisler, bilginler, olgunlar vardı. Bunların içinde, Ahi Evren adlı bir er de vardı ki, Denizli’den Konya’ya, ordan Kayseri’ye gelmiş. Kayseri’den de kalkıp Gülşehri’ne gelerek yerleşmişti. Fütüvvet ehlinin ulu-suydu, fakat aslını, soyunu, nereli olduğunu kimse bilmez, çünkü gayb erenler-dendir. Onu, sadreddin-i Konyevi, âleme bildirdi. Bu erin birçok kerameti var-dır, gün gibi meşhurdur.

     Hacı Bektaş’la Ahi Evren, bibirlerini pek severlerdi. Hattâ Ahi Evren, bir gün sohbet ederken kim dedi, bizi şeyh edinirse, onun şeyhi Hacı Bektaş Hünkâr’dır.

     (...) Bundan sonra Ahi Evren, Kırşehri’ne geldi, orda yerleşti. Birçok kerametler gösterdi, istiyenler, manâkıbında bulurlar.

     Ahi Evren’e, Hünkâr’dan bahsettiler, kerametlerini söylediler. Hünkâr’ı görmek, onunla görüşmek istedi, Sulucakaraöyük’e doğru yola çıktı. Bu hal, Hünkâr’a malum oldu, O da Kırşehri’ne doğru yola düştü. Kırşehri’nin yakınında bir tepe vardı, ordan Kırşehri görünürdü. O tepenin üstünde buluştular. Oturup sohbet ettiler. Sonra vedalaştılar, Hünkâr, Sulucakaraöyük’e döndü, Ahi Evren de Kır-şehri’ne gitti.

     Hacı Bektaş, bir kere daha, Ahi Evren’i görmek için Kırşehri’ne hareket etti. Ahi Evren’e malum oldu, o da karşı çıktı, tepenin üstünde birbirleriyle buluştular. Sohbet sırasında Ahi Evren, Erenler Şahı dedi, ne olurdu, burda bir pınar olsaydı da abdest almaya, içmeye yarasaydı. Hünkâr, mübarek eliyle bir yeri eşti, arı-duru güzelim bir su çıktı. Akmaya başladı. Ahi Evren, gene erenler Şahı dedi, bir gölgelik ağaç da olsa, sıcak günlerde gölgelenirdi. Hünkâr, ne olur Ahi’m dedi. Ahi Evren’in kavak ağacından kesilmiş bir sopası vardı, onu aldı, bir yeri kazıp dikti. Sonra bir anda yeşerdi, yapraklandı...“

     Asıl sanatı debbağ (dericilik) olan Ahi Evren, Debbağların piri ve 32 çeşit esnaf ve sanatkârın da lideriydi. Ahiliğin usul ve erkanlarını, anayasası sayılan Fütüvvetnameyi hazırlayan ve o kurumu Türkmen örf âdetlerine ve geleneklerine göre düzenleyen ve örgütleyen de Ahi Evren Veli’dir. Ahi Evren’in eşi Fatma Bacı ise, Ahilik, Bektaşilik bünyesinde örgütlenen  Baciyan-ı Rum (Anadolu Bacıları) teşkilâtı-nın lideridir.[12] Bilindiği gibi o dönemlerde bazı Ahi zaviyeleri ve Bektaşi tekkelerinin kurcuları ve yöneticileri kadınlardı: Ahi Ana, Kız Bacı, Sakari Hatun, Sume Bacı, Bâkire Hatun ve Anşa Bacı gibi.

     Ahilik, bugünkü anlamda, bir yanda halkın sanat ve meslek ala-nında yetişmesini sağlayan bir meslek okulu, diğer yanda çalışanların emeğini koruyan, onları güvence altına alan, karşılıklı yardımlaşmayı ve dayanışmayı sağlayan bir sendika örgütü veya bir sosyal güvenlik kurumuydu. Temel ahlâk prensipleri, Alevi-Bektaşilik’te olduğu gibi:

              ·  Eline, beline, diline sahip olmak;

               ·  Nefsini yenmek;

              ·  Alçakgönüllü olmak;

              ·  Hoşgörülü davranmak;

              ·  Misafirperver olmak;

              ·  Dünya malına fazla önem vermemek,

              ·  Sır saklamak;

              ·  Düşmana bile iyilik etmek;

              ·  Yoksulları, zayıfları korumak;

              ·  Düşkünleri kaldırmak;

              ·  Zalimlerle mücadele etmek;

              ·  Alım, satım ve üretim ilişkilerinde güveni sağlamak;

              ·  Kaliteli mal üretmek;

              ·  Hile yapmamak;

              ·  Kimsenin hakkını yememek;

              ·  Herkese eşit davranmak ve eşit üleşmektir.

              ·  Ahilerin alnı, gönlü ve kapısı açıktır.

     Bu prensiplerle anlatılmak istenilen şudur:

     Alın açıklığı: Yaptığı işte, gidişatta, hal ve tavrında doğru olmak;
     alnı ak, ruhu pâk olmak; işine hile katmamak; sağlam, temiz ve
     ucuz mal üretmek.

     Gönül açıklığı: Ayrım gözetmeden tüm insanları, insan olduğu
     için sevmek ve gönülden bağlanmaktır. Allah’ın tahtı olan gönül
     evini (beytullahı) incitmemek ve bir gönüle girebilmektir.

     Kapı açıklığı: Konuksever olmak; cömert davranmak; sofrasını
     herkese açık tutmak; ihtiyacı olanlara, düşkünlere yardım etmektir.

     Şair Gülşehri (13.-14.yy.), Ahi Evren ve Ahilik yolu (fütüvvet)
     hakkında yazdığı bir mesnevide, Ahiliğin bu temel ilkelerini şöyle
     belirtmektedir:

                   Biri sorar  ise kim (ki) fütüvvet ne durur (nedir)

                   Bu ahilarin işi (yolu)  nite durur  (nicedir, nasıldır)

                   (...)

                   Anda üç nesne gerek açuk ola

                   Üç dahi bağlu gerekdür ol yola

                   Alnı açuk gerek onun kişiye

                   Kim güneş gibi cihanda ışıya

                   Sofra bağı dahi hem açuk gerek

                   Ol kadar kim (ki) az degül, hem çok gerek

                   Kapu dahi açuk olicak (olunca) temam

                   Olur ol üç açuk anda ve’s-selâm

                   Dili gaybetden onun bağlu gerek

                   Sözi şirin ve aşı yağlı gerek

                   Gözü hem bağlı gerek kim görmeye

                   Kimsenin ayıbına tan urmaya (ayıbını yermiye)

                   Bağlulardan biri ilersügi’dür[13]

                   Kim ol altıda kamudan yegi’dür (ki o altı ilkenin hepsinden de
                   yeğdir...).

     Ancak bu prensiplere uyan meslek sahipleri, Pirden veya onu tem-sil eden Babadan nasip aldıktan sonra bu kuruluşa alınıp fütüvvet kemeri (şed) bağlanırdı. Her mesleğin bir piri vardı. Meslek piri olarak kabul edilen Peygamberlerin sanatları ise şöyledir:[14]

                        Hz. Adem            : Çiftçi

                        Hz. Şid                 : Hallac

                        Hz. İdris              : Terzi

                        Hz. Nuh               : Neccar (dülger, marangoz)

                        Hz. Hud               : Tüccar

                        Hz. Salih              : Deveci

                        Hz. İbrahim         : Sütçü

                        Hz. İsmail            : Avcı

                        Hz. İshak            : Rai (çoban)

                        Hz. Yusuf            : Saatçi

                        Hz. Musa            : Rai (çoban)

                        Hz. Zülküf           : Ekmekçi

                        Hz. Lut                : Müverrih (tarihçi)

                        Hz. Üzeyir           : Bağcı