Design and Programm Turan Özcan
http://www.hacibektaslilar.com/
   12 Şubat 2012, Pazar   
Arşiv >> 
"Serçeşme'nin Sesi " yola koyuldu... , Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır, Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu,        + + +        
 Ana Sayfa  
 Hacıbektaşlılar A.Ş  
 Hacıbektaş  
 Suluca Karahöyük  
 Serçeşme Dergisi  
  Yazarlar
  Ziyaretçi Defteri
  Linkler
Açılış Sayfam Yap! Favorilerime Ekle!  info@hacibektaslilar.com
İsmail Kaygusuz
Esat Korkmaz
Hüseyin Demirtaş
Hüseyin Demirtaş
Ali Haydar Avcı
Erdoğan Aydın
Ahmet Ateş
Ali Duran Gülçiçek
Dr. E. Sabri Dündar
  Ana Sayfa >  YAZARLAR
AVRUPA BİRLİĞİ’NİN HÜKÜMET VE DİYANET’E “EV ÖDEVLERİ” BAĞLAMINDA ALEVİLİK SORUNU

Aleviler aralarındaki gerek zihinsel, gerekse örgütsel dağınıklığa son vermeli.Diyanet İşleri Başkanlığı, Alevilere kendi doğrularını dayatmak yerine, onların anlamaya çalışmalı ve eğer hizmet götürecekse Alevilerin istedikleri hizmetleri onlara götürmeye çalışmalıdır. Hükümet ve diğer siyasiler ise anayasanın yurttaşlar arasında eşitliğin gözetilmesi ilkesi doğrultusunda yapısal, kurumsal bütün değişiklikleri Alevilerle etkileşim halinde hayata geçirmeye çalışmalıdırlar. Bu çerçevede, Diyanet’in ve İlahiyat Fakültelerinin yapısı, zorunlu din dersleri ve Cemevleri konusundaki yasal düzenlemeler gibi pek çok alanda yapılması gerekli pek çok düzenleme gerekmektedir. AB ülkeleri ve ABD ise önce geçmişten bugüne dünyada neler yaptıklarına bir bakmalı ve ondan sonra Türkiye’ye “ev ödevi” vermeye kalkmalıdırlar.       

       12 Mart 2006        08:46:06        6865   (defa okundu)    

Dr. Ali Yaman
    

AVRUPA BİRLİĞİ’NİN HÜKÜMET VE DİYANET’E “EV ÖDEVLERİ” BAĞLAMINDA ALEVİLİK SORUNU

 

                                                                                                                 Alevilik konusunun 2005 yılına geldiğimiz şu günlerde Türkiye’de ne yazık ki sorun oluşturan bir olgu olmaya devam ettiği muhakkaktır. Öyle ki izlenen yanlış politikalar sorunun uluslararası bir boyut kazanmasına neden olmuştur. Hiç şüphesiz bu durumun esas sorumluları özellikle son yirmi yılın hükümetleri ve devletin din işlerinden sorumlu kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı’dır.

Esas konuya girmeden önce nedir bu sorunun ana hatları, bunu kısaca ifade etmeye çalışalım. Sorunun temelini, Anadolu’da yaşayan Alevilerin inanç anlayışlarının, başka bir deyişle İslam’ı tanımlama biçimlerinin asırlardır, resmi himaye gören ve İslam dinini kendi tekellerinde gören zümrelerce reddedilmesi oluşturmaktadır. Ne yazık ki, tarihsel süreç içinde bu zümrelerin tanımlamaları dışındaki her türlü anlayış, “mum söndü” iftiraları gibi çeşitli suçlama ve iftiralarla bastırılmaya çalışılmış, baskılara maruz bırakılmıştır.[2] Bu durum sadece Anadolu ve Balkanlar’da değil, İslam dünyasının farklı bölgelerinde de benzeri şekillerde olmuştur. Din otoriteleri siyasilere “doğru” yolu göstermekte, siyasiler de “Resmi İslam” dışındaki yaklaşım ve topluluklarla ilgili icraatlara girişmektedirler. Resmi İslam otoriteleri (dinsel ve siyasal) ve onların yanlış propagandalarının etkisinde kalmış bulunan zümreler, geçmişte Anadolu’da Aleviliği “doğru İslam” dışı bir çerçevede değerlendirir ve Alevileri dışlarken, değişen koşullar içinde samimi ve içten olmasa da Anadolu’da Alevilik de İslam’ın içindedir deme noktasına gelmişlerdir. Son yıllarda zaman zaman Diyanet ve hükümet çevrelerinde yaşanan çelişkili yaklaşımların altında da aslında yüzyıllara dayanan bu reddiyeci yaklaşım yatmaktadır.[3] Bugün görünürde de olsa Aleviliği İslamın içinde saymalarına rağmen,  Alevi Cem ve diğer inanç kurumlarına ve  Cemevlerine yönelik tavır ve açıklamalar bu müzmin reddiyeciliğin açık bir göstergesidir. 

Konunun bir başka yönünü ise yaşanan sürecin zaman içerisinde Aleviliğin inanç yönünden çok siyasi-ideolojik yönünün ön plana çıkarılarak çeşitli güçlerin bir oyun alanı haline getirilmesi oluşturmaktır. Ayrıca bu durum bahane edilerek hükümetler ve tabi ki Diyanet “çok farklı Alevilik tanımları ve grupları var, biz hangisini muhatap alacağız?” bahanesinin arkasına sığınılarak, Alevilik konusundaki eksikliklerin giderilmesi de sürekli ertelenmeye çalışılmaktadır.

Günümüz Türkiyesinde “Resmi İslamı” koruma ve kollama görevini Diyanet İşleri Başkanlığı yerine getirmektedir. Bugün artık bu kurumun kuruluş dönemindeki ihtiyaçlar ve koşulların değişmiş olması, bu kurumun yeniden yapılandırılmasını zorunlu hale getirmiştir. Koşullara ayak uydurmak yerine statükocu bir tavır sergileyen ve bazı Bakanlıkların da kat kat üzerinde mali kaynakları olan bu kurum, on yıllardır “doğru” İslam’ı tanımlamakla kalmamakta, bu çerçeve dışında kalanları yok saymakta, onları anlamamakta ve istedikleri dini hizmeti götürmemektedir. Ayrıca yurttaşlara eşit dinsel hizmet sağlamak işlevi yerine, onları kendi belirledikleri “doğru” yola getirmek gibi üzerine vazife olmayan işlere girişerek adeta kendi meşruluğunu tartışmalı bir duruma sokmuştur. Alevilerden kaynaklanan talepleri pek kaale almayan, ancak AB (Avrupa Birliği) kanalıyla hükümete yapılan baskılar nedeniyle çok sıkıntılı bir döneme giren bu kurum, AB’nin ev ödevlerini yarım yamalak yerine getirmek suretiyle bu durumdan kurtulmaya çalışmaktadır. Diyanet İşleri Başkanı ve Türkiye’de bulunan diğer dinlerin cemaat liderlerinin çeşitli vesilelerle gazete ve televizyonlarda sık sık resimleri birlikte görülmektedir.[4] Bu resim içerinde ne yazık ki bir Alevi Dedesine hala yer bulunmamaktadır. Diyanet İşleri zihniyeti zaman zaman iç veya dış politik gerekçelerle, Alevilik İslam dairesi içinde demekle birlikte, onu kurum ve kuralları ile içine almaya şiddetle direnmektedir.

Yine bu çerçevede geçtiğimiz aylarda TESEV (Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı) tarafından gazeteci-yazar Ruşen Çakır ve İrfan Bozan'a yaptırılan "Sivil, Şefaf ve Demokratik Bir Diyanet İşleri Başkanlığı Mümkün mü?" başlıklı bir araştırmanın sonuçları da dikkat çekicidir. Gerek yazılı medya, gerek televizyon haberlerinde ve gerekse internette de yer verilen bu araştırmaya konumuzla ilgili olması bakımından burada değinmek istiyorum. Buna göre Türkiye’de cami cemaati, Diyanet'in şimdiki statüsüne onay vermemektedir. Yani Diyanet İşleri, Sünni cemaati de memnun edememiş durumdadır. Cemaat arasında 'Diyanet özerk olsun' görüşü ağırlık kazanırken, AB'ye ise şartlı olarak evet deniliyor. Ayrıca Din görevlileri, Diyanet yöneticileri ve cami cemaati, çoğunlukla Alevi kimliğini tanıma ve Alevilerin Diyanet'te temsil edilmesine karşı bulunmaktadır. Sadece Diyarbakır'daki görevliler ve cemaat arasında bu konuya daha olumlu bir yaklaşım vardır.[5] Araştırmanın da açıkça gösterdiği üzere Sünni toplum dayatmacı bir yaklaşımla, Alevi kimliğinin tanınmasına karşı çıkmaktadır. Bu durum yüzyıllara dayanan yanlış dini eğitim ve siyasi propagandanın doğal bir sonucudur. Nasıl Alevilerin, Sünni kimliği ile ilgili dayatmalarda bulunmaları doğru değilse, aynı şekilde Sünnilerin de Alevilikle ilgili dayatmalarda bulunmaları doğru değildir. Alevilerin Diyanette temsiline karşı çıkmak da yine aynı şekilde bir dayatmadır. Yanlış eğitim ve din politikaları ne yazık ki toplumumuzu bu noktaya getirmiştir.   

Alevilerin daha çok kırsal alanda yoğunlaşmalarının ve başka faktörlerin de etkisiyle Alevilere yönelik ayrımcı politikaların geçmişte uygulanması daha kolay olmuştur. Yaklaşık son elli yıldır giderek artan oranda Türkiye’deki kent merkezlerinde ve Avrupa’daki kentlerde yoğunlaşmaya başlayan Aleviler, eğitim olanaklarından, yazılı ve görsel basın yayın araçlarından giderek daha fazla oranda yararlanmaya başlamışlardır. Alevilikle ilgili her geçen gün fazlalaşan kitaplar, süreli yayınlar ve televizyon programları, kamuoyunun giderek daha fazla bilinçlenmesine yol açmıştır.  Bunun yanı sıra az da olsa bürokrasi ve siyaset çevrelerinden devletin Alevilere yönelik tavrında değişiklik yapması gerektiğine ilişkin sesler yükselmeye başlamıştır. Tüm bu özetlemeye çalıştığım nedenlerle Alevilere yönelik eski politikaların sürdürülmesi giderek zorlaşmıştır. Bu durum özellikle geçen yıllarda giderek kendini göstermeye başlamıştır ki, geçmişe oranla köklü değişikliklerin gerçekleşmeye başladığı görülmektedir. Bugün ortaya çıkan bazı sorunlar işte bu değişim sancılarından ibarettir.

Konuyu Aleviler bakımından da eleştirel bir gözle değerlendirmekte yarar bulunmaktadır. Bir üniversite öğrencisi olduğum 1994 yılından bugüne yazdığım çeşitli yazılarımda bu makalede olduğu gibi, Hükümetleri ve Diyanet’i sık sık eleştirmekteyim. Demokratik bir ülkenin yurttaşı olarak buna hakkımın olduğuna da inanıyorum. Bu eleştirilerin amacı hiç şüphesiz yıkmak değil yapmaktır. Alevi-Bektaşi yolunun gerçek yolcuları hiçbir zaman ülkemize hatta bütün insanlığa karşı olumsuz bir çaba içinde olamazlar. Konuyu Aleviler bakımından değerlendirmeyerek, sadece onların dışındaki aktörleri sorumlu tutmayı da pek insaflı bir yaklaşım olarak görmüyorum. Konuyu yakın dönem çerçevesinde değerlendirirsek son 20 yıllık süreçte Alevilerin de iyi bir sınav verdiği söylenemez. Öncelikle örgütlenme bazında sergiledikleri çok parçalı yapılanma sorunların çözülmesinde olumsuz bir rol işlevi görmektedir. Bu çok başlı yapılanma Aleviliğin, tarihsel, dinsel ve sosyal temellerinin yazılı hale getirilmesini de zorlaştırmaktadır. Bir diğer sorun ise artık kentsel alanlarda yaşayan Alevilerin, Anadolu’da Aleviliği geleneksel sözlü kültüre dayalı yapısından çıkararak, bilimsel yöntemlerle yazılı hale getirmesi  olgusuna yeterince önem vermemeleri sorunudur. Gerek Türkiye’deki gerekse yurtdışındaki Alevi derneklerinin faaliyet evreni içerisinde ne yazık ki bilimsel çalışmalara verilen değer son sıralarda yer almaktadır. Fazla değil konserler ve geceler kadar bu konuya eğilinmesi bile büyük yarar sağlayacaktır. Bilimsel çalışmaların ihmali sonuçta Alevileri ve bütün kamuoyunu popüler ve sansasyonel yayınlara mecbur etmekte, böylece pek çok kişinin günümüz ideolojilerinin süzgecinden geçmiş bilgileri Alevilik diye algılamasına yol açmaktadır. Konunun bilimsel olarak ele alınması geçmişteki geleneksel Alevilik ile bugün yaşanmakta olan Aleviliği ayırarak ve tarihsel süreç içerisinde yaşadığı dönüşümü de sergileyerek öncelikle bu kafa karışıklığını önleyecektir. Bu konuda en başta çalışması gerekenler de tabi ki Aleviliğe hizmet iddiasında olan Alevilerce kurulan Cemevleri, dernek ve vakıflarıdır.  Dolayısıyla zaman geçirilmeden bu konularda gerekli çalışmalar yapılmalıdır.  

Artık esas konumuzu anlamamızı sağlayacak yukarıdaki giriş niteliğindeki değerlendirmelerin ışığında Alevilik konusunun nasıl AB’nin müdahalesine açık bir alan haline geldiğine değinebiliriz. Son yıllarda hükümet ve ilgili kurumlar Alevilik konusundaki yaklaşımlarında değişiklik yapmışlardır. Bu değişikliklere iç dinamiklerin gücü ne yazık ki bu zamana kadar yetememiş, dış dinamikler bu değişimi başlatmıştır. AB, bu bağlamda Hükümete ve Diyanet’e ev ödevleri vermiştir. Bu ödevler AB raporlarında yer almakta ve zaman zaman basında da hararetli bir şekilde tartışılmaktadır.[6] Peki bu zamana kadar konunun çözümüne yönelik neden gerekli çaba gösterilmemiştir. Bu çabanın, hükümetlerimizin ve ilgili kurumların kendi iradeleriyle değil de bir uluslararası aktörün zorlamasıyla yapılması üzüntü verici bir gelişmedir. Kendi içimizde çözmemiz gerekli konuları neden uluslararasılaştırdığımızı, daha da ötesi uluslararası baskılarla çözümlememizi doğrusu pek anlayamıyorum. Şimdilerde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yapısı, zorunlu din dersleri ve Cemevlerinin bir ibadethane olarak tanınıp, tanınmaması konuları da tartışılıyor. Tabiki bu konular tartışılmalı ve herkesi ve özellikle de bu konularda asırlardır mağdur olan Alevileri memnun eden bir çözüme kavuşturulmalıdır. Herkes kendi inancını özgürce yaşamalı ve eğer devlet ve kurumları ona hizmet götürecekse, eşit şekilde götürmelidir. Burada bize göre yanlış olan, onlarca hatta yüzyıllarca yıldır ihmale uğramış Alevilerle ilgili konuları, devlet ve ilgili kurumlarının öz iradeleriyle değil de, AB’nin Türkiye’ye “Seni üye yapmam!” zorlaması çerçevesinde çözmeye çalışmalarıdır.          

AB ile üyelik müzakerelerinin başlayacağı 2005 Sonbaharı öncesinde AKP hükümeti pek istemese de verilen ev ödevlerinin en azından bir bölümünü yerine getirmek zorunda olduğunun bilincindeydi. Bu çerçevede 1990’lara kadar sanki Türkiye’de Alevi yokmuş gibi davranan  Diyanet ve Milli Eğitim çevreleri de Aleviliği adeta yeniden keşfederek çalışmalara başlamışlardır. Burada konuyla ilgili iki örnek vermek istiyorum. Mesela 21 Aralık 2004 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığı'nın 1 milyar 122 milyon YTL olan (1 katrilyon 122 trilyon lira) 2005 yılı bütçesi, TBMM Genel Kurulu'nda görüşülerek kabul edilirken Diyanetten sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Aydın, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın (DİB) Alevi -Bektaşilik konusunda 20 önemli kişinin kitabını yayımlayacağını açıklıyor. Meclis’teki konuşmasında DİB'nin "Alevilik için ne yapabiliriz?" sorusunu kendisine çoktandır sorduğunu belirten Aydın, "Diyanet, 20 Alevi Bektaşi temel şahsiyetini seçerek, “Alevi bilim adamları”yla birlikte onların eserlerini kitaplaştırmaya çalışıyor. Önce kendi din görevlilerimizi eğitmeyi bir görev biliyoruz. Türkiye'de Sünnilerle Alevilik arasındaki bilgi fukaralağını gidermeliyiz" diyor. (Milliyet, 22 Aralık 2004) Yine basında yer alan bir başka habere göre Milli Eğitim Bakanlığı Din Öğretimi Genel Müdürlüğü'nün hazırladığı yeni taslağa göre, Alevilik konusu da gelecek yıldan itibaren derslerde işlenmeye başlanacağı ifade ediliyor. (Milliyet, 16 Ocak 2005) Bu örnekler daha da çoğaltılabilir. Bunlar yapılmamalı mı? Tabi ki yapılmalı. Ama sorun şu, bunları neden kendimiz için değil de Avrupa Birliği istedi diye yapıyoruz. Neden içimizdeki sorunlarda AB’yi söz sahibi hale getiriyoruz. Bunu anlamak mümkün değil ne yazık ki. 2005-2006 dönemi için hazırlanmış Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Kitaplarını gözden geçirme imkanım oldu. Alevilikle ilgili bilgilerin yer alması gibi bir durumun söz konusu olmadığı görülmektedir. Bu daha sonraki bölümde ele alınacaktır.

Kendi çifte standartlarının hasır altı edilmesini sağlayarak, Türkiye’ye karşı bir müdahale imkanı daha vermesi bakımından  konunun Avrupa Birliği bakımından önemi büyüktür. Son zamanlara kadar “Kürt meselesi” üzerinde Türkiye’ye baskı yapan Avrupa Birliği, bugün Alevilik konusunu da baskı olarak kullanılacak önemli maddeleri arasına almıştır. AB’nin Alevilik konusuna olan ilgisi samimi olmaktan çok siyasidir. Bu “ilgi” üzerinde durmakta yarar bulunmaktadır. AB, Türkiye ile ilgili “İlerleme Raporu”nda Alevilere yönelik “azınlık” terimini kullanmış ve daha sonra müzakerelere başlanması için yapılması gerekli Alevilikle ilgili bazı maddeler öne sürmüştür. Bu siyasi manevra Türkiye’nin AB üyeliğinin önüne çok sayıda engeller çıkarılması gereksinimiyle de doğrudan alakalıdır.  Bu konuda doğru olan yaklaşım pek tabi ki, varolan sorunların Türkiye’nin kendi içerisinde çözülerek, dış müdahaleye uygun bir zeminin bırakılmaması şeklinde olmalıydı. Eğer bu zamanında yapılmış olsa idi, hiç şüphesiz Avrupa Birliği bu konunun bir tarafı olma imkanına kavuşamayacaktı. Burada tarihsel arkaplana giderek uzun uzun anlatmaya gerek yok. Türkiye’de İslam’ın bir kolunu oluşturan Alevilerin inanç ve kültürlerinden kaynaklanan haklarına ilişkin çeşitli sorunlar bulunmaktadır. Bu sorunlar bugüne kadar nasıl gelmiştir, birkaç cümleyle izah etmeye çalışalım. Bu haklar, Osmanlı döneminde Kızılbaş Türklerce kurulmuş Safevi Devleti ile yürütülen mücadele çerçevesinde görmezden gelinmiş, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında ise iç – dış etkilerle yeni kurulan devletin bazı birleştirici unsurlar çerçevesinde oluşturulması gerekçesiyle ihmal edilmiştir. Ama günümüzde yepyeni bir durum vardır ve Alevilerin temel insan hakları çerçevesindeki taleplerinin karşılanmamasını sağlayacak herhangi bir gerekçe bulmak da mümkün görünmemektedir. Bugün sağduyulu hiç bir kimse Alevilerin dini-kültürel taleplerinin yanısıra siyasi taleplerinin de olduğunu söyleyemez. Bazıları bunu, konuyu yokuşa sürmek için iddia edebilirler. Bunlar maksatlı çabalardır. Türkiye’deki Alevilerin meseleyi başka yöne çekmek isteyenlerin bu iddiaları ile hiçbir ilgileri bulunmamaktadır. Kimi güçlerin Alevilerin haklı dini-kültürel taleplerine olumsuz görülen siyasi bazı unsurlar da katarak kamuoyundaki imajını zedelemeye çalışması da dikkat çekicidir. Bu çaba daha çok Alevilerin dışındakilerce gösterilmektedir. Az sayıda da olsa kimi Alevilik adı altında faaliyet gösteren kurumların da, kuruluş amaçları ve kendilerini oluşturan tabanı da unutarak, yöneticilerinin siyasi-ideolojik tercihleri doğrultusunda çeşitli angajmanlara girmeleri de oldukça yanlış izlenimler yaratmaktadır. Yine yazılı ve görsel basın, çoğu zaman Cemevlerindeki sadece olumsuz olayları sergilemek suretiyle, onları kamuoyuna yanlış bir şekilde  tanıtmaktadır. Oysa bu kurumların esas işlevleri olarak, düzenli Alevi ibadetlerine ek olarak, saz, semah, folklor ve üniversiteye hazırlık kursları, ihtiyaç sahiplerine öğrenci bursları ve ücretsiz sağlık hizmetleri de verilmektedir.

Onlarca yıldır Türkiye’de iktidarlar bu sorunu çözücü girişimlerde bulunmak yerine ertelemeyi tercih etmişler ve konu giderek daha karmaşık bir hal almış ve en son olarak da uluslararasılaşarak Avrupa Birliği’nin dayatmalarıyla çözülme noktasına getirilmiş bulunmaktadır. Süreli yayınlar üzerinde yapılacak bir tarama ile soldan sağa bütün siyasi güçlerin izledikleri iki yüzlü politikaları açıkça görmek mümkün olacaktır. Sorunun ayrıntıları gündeme geldiğinde kulaklarını tıkayan siyasiler yılda bir düzenlenen Hacı Bektaş Veli törenlerinde boy göstermekte ve birlik mesajları vermekte pek de maharetlidirler. Onlar Cemevleri konusunda gerekli yasal adımları atmaz iken, bu Cemevleri açılışına katılmaktan da geri durmazlar. Yıllardır ibretle izlediğimiz üzere Alevilikle ilgili bir konu gündeme geldiğinde işleyiş “danışıklı dövüş” şeklinde cereyan etmektedir: Hükümetler konuyu Diyanet’e sormakta, Diyanet ise konuyu Hükümetlere sormaktadır. Bunun sonucu ise kaçınılmaz olarak çözümsüzlüktür. Şöyle ki, Diyanet her seferinde “Efendim, biz zaten mezhep ayrımı yapmıyoruz, herkese hizmet götürüyoruz, tarihte Cemevi diye bir kurum yok ki…” gibi bilinen ve kendilerinden başka hiç kimsenin inanmadığı “doğru”larını ifade eder. Hükümetler ise her seferinde “…Yasal mevzuat uygun değil. Ayrıca biz konuyu din konularında uzman kuruma sorduk böyle dediler…” diye kendilerini kurtarırlar. Böylece konu adeta bir top gibi bir oraya bir buraya gider ama asla çözüme ulaşması için gerekli girişimlerde bulunulmaz. Oysa devletin din işlerinden sorumlu kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı bu sorunun çözümünün nasıl olacağını bilmektedir. Ancak bu sorunun çözümünün kendi varlığını tehdit ettiği düşüncesinden hareketle, statükocu tavrını sonuna kadar sürdüreceği muhakkaktır. Bu statükocu tavrın bu kurumu tartışmalı hale getirdiğini yukarıda vurgulamıştım. Ancak görünen o ki, Avrupa Birliği’nin dayatmalarıyla Diyanet istemeyerek de olsa Alevilik konusuna yönelik eski bakışını değiştirmiş ve daha da değiştirecektir.    

Uluslararası ilişkiler, insan hakları, inanç özgürlüğü gibi insani-ahlaki güdülerden çok, devletlerin çıkarları doğrultusunda şekillenmektedir. AB’nin Alevilik konusundaki ilgisine de bu çerçevede bakmak zorunludur. AB ve ABD’nin Türkiye ile olan ilişkileri çerçevesinde Alevilik konusunu da gündeme getirmeleri ve bu konuda hazırladıkları raporlar çerçevesinde dernek/vakıf başkanları ile görüşmeleri, hükümetin yapılacak değişiklikleri AB zorlamasıyla yapmayı düşünmesi olgusuna bu çerçevede bakmak gerekmektedir. Bugün uluslararası alanda hem AB  hem de ABD “demokrasi ve insan hakları savunucusu” görünümündedirler. Oysa gerçek hiç de böyle olmayıp, tarihsel süreç içinde yapılacak kısa bir yolculuk onların gerçek hedeflerini gözler önüne serecektir. Son yıllarda ABD özellikle İran’a yönelmiş durumda ve gerek insan hakları ihlalleri gerek terör ihracı gerekse nükleer konulara bağlı gerekçelerle onu açıkça tehdit etmektedir. Peki 1979 öncesi Şah döneminde İran çok mu demokratik ve insan haklarına saygılı idi? Tabi ki hayır ama Şah rejimi ABD yanlısıydı. Bugün Ortadoğu’daki Arap devletlerinin pek çoğunda demokratik, insan haklarına saygılı rejimler mi işbaşında? Tabi ki hayır, ama ABD bunlara ses çıkarmıyor ve işbirliği yapmakta sakınca görmüyor çünkü onların yönetimleriyle ekonomik ve siyasal işbirliği içerisinde bulunuyor. Demek ki ABD’nin demokrasi ve insan haklarından başka öncelikleri bulunuyor. Uluslararası hukuku çiğneyerek ABD’nin Irak’ı işgali ve sonrasında yaşanan gelişmeler de bunu açıkça göstermektedir. AB ülkelerine gelince, onların da insan hakları ve demokrasi alanlarındaki tavırları özü itibariyle ABD’den pek de başka değildir. O halde “kitle imha silahları var!” gerekçesiyle Irak’ı işgal eden ABD ve ona yardımcı olan Avrupa Birliği ülkelerinin Alevilik konusundaki tavırları nasıl inandırıcı olabilir? Bugün ABD ve İngiltere’nin yaptıkları açıklamalarla kitle imha silahları olmadığını kabul etmeleri, Irak işgalinin hiç de öyle insani ve demokratikleşme amacından kaynaklanmadığını göstermiştir. Bugün Irak, ABD ile birlikte İngiltere, Polonya ve Danimarka gibi ülkelerin de yardımıyla Irak işgal edilmiştir. Kitle imha silahları var yalanıyla on binlerce masum insanın ölümüne neden olunmuştur. Olay bundan ibarettir. Gerek ABD gerekse AB dünyanın her yerindeki yönetimlere demokrasi ve insan hakları penceresinden değil, kendi çıkarlarının yanında olma ya da olmama penceresinden bakmaktadırlar. Enerji ve stratejik nedenlerle bu işgale hala devam edilmektedir. Ayrıca Kıbrıslı Rumlara yönelik ABD ve AB’nin tavrı başka nasıl açıklanabilir? 1974 öncesinde Türkler Kıbrıs’da katledilirken ses çıkarmayan ABD ve AB, Türkiye adaya soydaşlarını kurtarmak için müdahale etmek zorunda kaldığında Türkiye’yi işgalci olarak nitelendirmediler mi? Hala aynı tezi savunmuyorlar mı? Otuz yıldır anlaşmayan ve adadaki Türk varlığını tanımayan Rumları AB, Kıbrıs sorunu çözülmeden birlik üyesi yapmayacağız demesine rağmen apar topar üye yapmadı mı? AB, bugün de Rumları Türkiye’nin üyeliğine karşı kullanmaktadır. Yine bir başka örnek olarak AB, Avrupa’nın ortasında yaşanan Bosna-Hersek’te yaşanan insanlık dramına uzun süre sessiz kalmıştır. Binlerce masum insanın öldürüldüğü bu katliamların elebaşılarının çoğu hala yakalanabilmiş ve yargı önüne çıkarılmış değildir. Yine AB ülkelerinin geçmişte çıkarları gerektirdiği ölçüde terörle ilişkili kişi ve gruplara da göz yumması dikkat çekicidir. Bu da olsa olsa demokrasi ve insan hakları hassasiyetinden çok ülkelerin ulusal veya birliğin genel çıkarları ile ilgilidir. ABD ve AB ülkelerinin çifte standarda dayalı tavırları ortadadır. Kendileri nükleer her türlü faaliyeti, çevreyi kirletme ve nükleer atık ihracını meşru görürlerken, aynı şekilde başka bir ülke insani amaçlarla da olsa nükleer enerji konusunda araştırma geliştirme yapamaz. Başka ülkelerdeki insan hakları konusundaki olumsuzluklarla ilgili çok da müdaheleci görünen Avrupa Birliği ülkeleri, ABD’nin esir ve mahkumlara yaptığı insanlık dışı muamelelere ne yazık ki ses çıkarmamakta, herhangi bir önlem almamaktadırlar. 

Burada ABD’nin son İnsan Hakları Raporu’nda (Country Reports on Human Rights Practices  - 2004) yer alan bazı konulara da değinmekte yarar görüyorum. Daha önceki yıllarda da Alevilik konusuna bir paragraf ayrılmaktaydı. İstanbul’da bulunduğum sırada zaman zaman Amerikan Kütüphanesi’ne giderek bu raporları okuyordum. Şimdi ise yazılı/görsel basın ve internet aracılığıyla görebiliyorum. Bu son 2004, Raporu 28 Şubat 2005 günü açıklandı. Önce basındaki yansımalarını, daha sonra da raporun orjinalinin yayınlandığı ABD Dışişleri Bakanlığı’nın internetteki web adresinden okuma imkanım oldu. Alevilik konusuna ikinci bölümün, c maddesinde yer alan Din özgürlüğü bölümünde yer verilmiş. Belli ki bu raporu hazırlayanlar Alevilik gerçeğinden oldukça uzak bilgilere de yer verdiklerine göre, konunun “uzman”larından bilgi edinmişler. Bu rapor daha önceki yıllarla karşılaştırıldığında en yetersiz rapordur. Çünkü Tunceli’deki “Kürt Alevilerin, Kürtlerin Melekler kültü ve Yarsanizm inanışlarını benimsediğini” yazacak kadar gerçekdışı bilgileri de içermektedir. Bildiğim kadarıyla Yarsanizm terimi Ehl-i Hak ile aynı anlamda kullanılan bir terimdir.[7] Tunceli bölgesinde alan araştırmaları  nedeniyle bulunmama ve çok sayıda yaşlı insanla görüşmeme rağmen böyle bir şey ne duydum, ne de kitaplarda okudum.      

Ayrıca Alevilik konusu çeşitli yönleriyle bir sorun olarak varlığını sadece Türkiye’de değil Avrupa’da da sürdürmektedir. Avrupa Birliği ülkeleri gerek din dersleri gerekse Cem evleri konusunda neden daha önce adımlar atmamıştır? Zorunlu Din dersleri konusunda Türkiye’ye akıl vermeye çalışan Avrupa Birliği kendi üye devletleri içerisinde bu sorunu çözmüş müdür? Elbette hayır. Almanya’nın bazı eyaletlerinde bile bu dersler yeni yeni verilmeye başlanmıştır. AB, Türkiye’ye akıl vereceğine önce kendi içinde Alevilerin inançsal ve kültürel haklarını vermeli, yasal garanti altına almalıdır. Demek ki, AB’nin konuya ilgisi Alevileri çok sevdiğinden değil, tamamen siyasi olup, Türkiye’yi müzakere süreci öncesinde köşeye daha da sıkıştırma isteğiyle ilgilidir. Bu noktaya özellikle dikkat etmek gerekmektedir. Eğer böyle olmasaydı bu zamana kadar Alevilerin haklı taleplerini  kendi içerisinde çözmüş olurdu. Avrupa Birliği ülkelerinin insan hakları ve din özgürlüğü gibi sürekli kullandığı bazı kavramların aslında kendilerinden olmayanlara karşı zaman zaman kullandıkları ideolojik birer silah olarak kullanıldığını söylemek mümkündür. AB, Türkiye’ye akıl vereceğine önce kendi içinde Alevilerin inançsal ve kültürel haklarını vermeli, yasal garanti altına almalıdır.

Alevilik meselesinde AB’nin yapay zorlamalarıyla yapılacak bazı düzenlemeler kısmi olmaktan öteye geçemeyecek ve Türkiye’deki tarafların konuya bakışında doğal bir zihniyet dönüşümünü gerçekleştiremeyecektir. Bu konuda esas olan doğal dinamiklerin harekete geçirilmesinin sağlanarak konunun kalıcı bir şekilde çözüme ulaştırılmasıdır. Bunun için ise herkesin atması gereken adımlar olacaktır.  Nedir  bu adımlar sonuç yerine kısaca bunlardan bahsedeyim. Aleviler aralarındaki gerek zihinsel, gerekse örgütsel dağınıklığa son vermeli, taleplerini ancak bu şekilde siyasilere ve diğer muhataplarına bu şekilde iletmelidirler. Diyanet İşleri Başkanlığı, Alevilere kendi doğrularını dayatmak yerine, onların anlamaya çalışmalı ve eğer hizmet götürecekse Alevilerin istedikleri hizmetleri onlara götürmeye çalışmalıdır. Hükümet ve diğer siyasiler ise anayasanın yurttaşlar arasında eşitliğin gözetilmesi ilkesi doğrultusunda yapısal, kurumsal bütün değişiklikleri Alevilerle etkileşim halinde hayata geçirmeye çalışmalıdırlar. Bu çerçevede, Diyanet’in ve İlahiyat Fakültelerinin yapısı, zorunlu din dersleri ve Cemevleri konusundaki yasal düzenlemeler gibi pek çok alanda yapılması gerekli pek çok düzenleme gerekmektedir.  AB ülkeleri  ve ABD ise önce geçmişten bugüne dünyada neler yaptıklarına bir bakmalı ve ondan sonra Türkiye’ye “ev ödevi” vermeye kalkmalıdırlar. 

 

 

Kaynakça:

Anonim (2004): “Diyanetten Alevi Kitabı”, Milliyet, (22 Aralık 2004).

Anonim (2005): “Ders kitaplarında Alevilik fasikülü”, Milliyet, (16 Ocak 2005).

Berkan, İsmet (2004): “Azınlık Nedir?”, Radikal, (10 Ekim 2004).

Bila, Fikret (2004): “Çoğunluk azınlık”, Milliyet, (15 Ekim 2004).

Birand, Mehmet Ali (2004): “Kürt ve Alevilere Azınlık Gözüyle Baktık”, Milliyet, (15 Ekim 2004).

Ekşi, Oktay (2004): “Rapordaki Azınlık”, Hürriyet, (09 Ekim 2004).

Mahçupyan, Etyen (2004): “Aleviler, Azınlık, Diyanet”, Zaman, (01 Kasım 2004).

T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı,  Basın Açıklaması, 03.02.2005 tarihli,

http://www.diyanet.gov.tr/turkish/baciklama.asp?id=1129

Turkey, Country Reports on Human Rights Practices –  2004,

http://www.state.gov/g/drl/rls/hrrpt/2004/41713.htm

Yaman, Ali (2004): “Неизвустные последователи Ясави в Кыргызстане: Лахчиды, Аллахчиды”, Ахмет Ясауи Университетінін Хабаршысы, Туркістан, 1 (43), (Кантар Акпан 2004), s.152-158.

 

 

 

 

 



[1] Bu makale yazarın son yayınlanan kitabından (Orta Asya’dan Anadolu’ya Yesevilik, Alevilik, Bektaşilik, Ankara, Elips Kitap, s. 217-226) yazarın izni ile alıntı yapılmıştır.

[2] Mesela “mum söndürme” kavramının Fergana Vadisi’ndeki adı “çırak öşürme” olmaktadır. (Yaman, 2004)  

[3] Bu reddiyeci yaklaşımın dayandığı gerek dinsel gerek siyasal gerekçeleri de yok değildir. Dinsel gerekçe, Alevilerin, doğru yol olan Sünnilerin benimsediği “ehl-i sünnet” yolunu değil de, eski inançları da içeren farklı bir İslami yaklaşımı benimsemeleri, siyasal gerekçe ise tarih içinde “ayrılıkçı” konumlarıdır. Safevi yandaşlığı, solculuk vb. hep bu kategori içinde değerlendirilir. Oysa bunlar tümüyle temelsiz ve “öteki” tavrının gerekçelendirmesinden ibarettir. Örneğin edebiyatımızın seçkin şiirlerinden oluşan Türkçe divanı olan Şah İsmail (Hatayi) liderliğindeki Safeviler, Kızılbaş Türk boylarınca kurulmuş olmasına rağmen, sözde tarih kitaplarında hala Müslüman Türk Devletleri arasında sayılmamaktadır.   

[4] Hatta 2005 Ekim ayı başlarında basında çıkan haberlere göre Hükümet, AB’ye Heybeli Ruhban Okulu’nun açılacağı konusunda da taahhütte bulunmuştur.  

[5] Bu konuda bkz: Yeni Şafak Gazetesi, 23 Şubat 2005.

[6] Bu konuda kaynakçada yer alan İ. Berkan, F. Bila, M. A. Birand, E. Mahçupyan ve O. Ekşi’nin makalelerine bakınız.

[7] Ehl-i Hak inançları ile Anadolu’daki Alevi inançları veya başka inançlar arasında, bunlar ayrıntılarıyla ortaya konularak ilişki olabilir denilebilir, ama aynileştirerek “Yarsanist” derseniz, bu ya cehaletin ya da maksatlı bir çabanın ürünüdür.


  Geri Geri Arkadaşına Yolla Arkadaşına Yolla Yazdır Yazdır Yukarı Yukarı  

ÜYE GİRİŞ
Hasan Kaya
Hasan Kaya
Hasan Kaya
Editör ...
Gülağ Öz
Erdinç Utku
Anket
Sitemizi nasıl buldunuz?
Çok güzel
Güzel
İdare eder
Kötü
Çok kötü

Anket Sonucları
Version 2.0
Ahmet Ateş
Dertli Divani
Ali Kaim
  Ana Sayfa    Hacıbektaşlılar A.Ş    Hacıbektaş    Suluca Karahöyük    Serçeşme Dergisi    Yazarlar    Ziyaretçi Defteri   Linkler  
Copyright © Sitemizdeki yazı, resim, görüntü ve bilgiler izin alınmadan kullanılamaz