29 Mart 2006
 
20:21:10
 
20729
(defa okundu)
Ahmet Ateş
2. AD VE ADLANDIRMA ÜZERİNE
Giriş
Tekvin –Musa’nın birinci kitabı-, “...Ve Rab Allah her kır hayvanını, ve göklerin her kuşunu, topraktan yaptı; ve onlara ne ad koyacağını görmek için adama getirdi; ve adam her birinin adını ne koydu ise, canlı mahlûkun adı o oldu...” der. Kuran’da adlandırma şöyle anlatılır: Allah, meleklere yeryüzüne bir halife yaratacağını söyler. Melekler ... kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun, derler. “Allah Adem’e bütün isimleri, öğretti. Sonra onları önce meleklere arzedip: Eğer siz sözünüzde sadık iseniz, şunların isimlerini bana bildirin, dedi.” –Bakara Suresi, 31. ayet-. Melekler: Bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphesiz alîm ve hakîm olan sensin, derler. “ (Bunun üzerine:) Ey Âdem! Eşyanın isimlerini meleklere anlat, dedi. Âdem onların isimlerini onlara anlatınca, ...” -33. ayet- İblis hariç melekler Âdem’e secde ederler.
İki metinde de adlandırmanın başlangıcı, adlandırmanın adlandırana adlandırılanlar üstünde sağladığı egemenlik açık olarak anlatılmaktadır. Bakara Suresi’nde meleklerin halifeye itirazı, Âdem’in adları onlara anlatmasıyla ortadan kalkar. Çünkü adlandırma ilahi bir iştir; İlah bu özelliğini Adem’e öğreterek, kendi egemenliğine onu halef kılmaktadır...
İbrahim Peygamber kaynaklı üç kitabi dinin teolojisindeki bu devir, yeryüzünde açıkça insan, hayvan, bitki, nesne arasındaki bir ilişki, egemenliklikçi bir ilişkidir. Dikeydir; en üstte bir halef olarak insan yer almaktadır; en altta da nesne. Ama ilk sorun insanla göksel varlıklar –melekler- arasında başlamaktadır. İkinci sorun insanla insan arasındadır. Gerisi –insanla hayvan, hayvanla bitki, bitkiyle toprak...- insan bilinci ya da bilinçsizliği tarafından sorun olarak konulmamaktadır bile.Topluluktan topluma bazı insanların adlandırma eylemini –adlandırmak, ad vermek, ad koymak...- kendi işleri kılmaları, onların Göğün halefliğini sahiplenmeleri sonucu, onlara bir egemenlik sağlamaktadır. Böylece ilişki “adlandıranlar/ adlandırılanlar” olarak toplum içinde de dikeyleşmektedir. Bu dikeylik bir toplumda kurulduğu gibi, toplumlar arasında da kurulmaktadır. Tarihin kaydettiği hiçbir devlet, kendi sınırları içinde bir topluğun ya da birden çok topluluğun diğer topluluklar üzerinde bu egemenliği kurmadan oluşamamıştır. Ayrıca birden fazla topluluğun kurduğu egemenlik de, eğilim olarak sürekli daha az topluluk ya da tek topluluğa doğru yönelmiştir. Tek topluluğun egemenliği ise yine bir ya da birkaç sınıfa, oradan da tek kişiye doğru bir yönelimdir. Egemenlik –sovereignty- çoğulluğu örtüp gizlemeye çalışırken kendi doğası gereği kendini parçalayarak, aza indirgeyerek sonunu hazırlar.
Bir toplumun adlandıranları, egemenler ya da Göğün halefleri –bunlar tarihin ve tarihi tespitte kullandıkları yazının sahipleri olarak- adlar arasında da dikey bir ilişkinin varlığını tahayyül etmektedir. Bu tahayyül, elbette eylemenin, yapmanın, etmenin, kılmanın... kendisinden çıkan bir şey değil. Aksine, tahayyülün kendisine içkin olan bir şey: “Her ilişki dikeydir.” Başka türlü ilişkilerin var olduğu toplumlarda yukarıda sayılan eylemler var olmasına rağmen, böyle bir tahayyülün olmadığına antropolojinin, etnolojinin ve bugünün kültürünün içine yerleşmiş, bugünü yaşayan o devirlere ait öğe –bezek-ler bol bol tanıklık etmektedir.
Dil, başlangıcında böyle oluşturulmamış olsa da, bu tahayyülle yeniden yeniden “yapılan” bir olgu. Öyle ise, “dilin sınıflarüstü olabileceği” tezinin geçerlilik zamanı, sınıfsız ve hiçbir süreğen dikey ilişki tanımayan toplumlarla sınırlı olmalıdır. Her toplumda, toplum üyelerinin ilişkilerini dikey düşünüp, bu toplumsal pramidi kuranların yaptıkları işlerden biri de, toplumun anlaştığı dili, yukarıdakiler için özelleştirmek: yazı dili.Elbet bu özelleştirme, toplumsal pramidin sürekliliği için yapılıyor ya da tepedekilerin aralarında anlaşabilmelerine “aşağı yukarı” olanak sağlıyor. Ama “yeni dil” yaygınlaşmaya başlayınca –sadece dil alanı soyutlamasında bile- bu özellik bozulmaya başlıyor. Belki de devletlerin tarihinde dil değişikliklerinin, yazı değişikliklerinin bir deyişle “dil devrimlerinin” zorunluluğunun önemli bir yönü bu. Bir zorlayıcı olarak teknolojinin dildeki rolü de, bu pramidin korunması dışında değil. Bu açıdan “teknolojinin sınıflarüstülüğü” de yatay ilişkili topluluk ya da toplumlara özgü bir karakteristiktir. Genel kural olarak adlandıramayanların ne yazısı ne de çağdaş –muassır, contemporary- teknolojileri günü gününe kullanabilme “talihi” oluyor.
2.1. Dil, yazı
“Türk Dili” nin bilinen en eski metni –üzerinde genel kabul gören- Göktürk devleti dönemine -720/725?? Tonyukuk yazıtı- aittir. Yaygın olarak olarak bilindiği gibi, Kültigin yazıtı -732- ve Bilge Kağan yazıtı -735- ilk yazıtı izlemektedir. Yazıtlardan ilk bahseden Johan von Strahlenberg -1730, Das Nord und Östliche Teil von Europa und Asie, aktaran Ali Öztürk 2001: 1730’da adı geçen kitapta yazıtların fotoğrafının yayınlandığını belirtmektedir; o ise fotoğrafın ancak 1816’da gerçekleştirildiği kaydedilmektedir: Büyük Larousse- dir. 18. asrın sonlarına doğru Pallas seyahatnamesinde bu yazıtların fotoğraflarını (yazı kopyası?), onu izleyen Spassky, Asya seyahati sonrası 1822’de bugünkü Moğolistanda tespit ettiği 22 yazıtın fotoğraflarını (?) –H. N. Orkun’dan aktaran Öztürk 2001- yayımlar.
Yazıt metinleri hakkında yazılanlar ise, N. M. Yatrinssev ile başlar -1889-. Heikel ile heyetinin incelemeleri 1892’de yayınlanır. Finlandiyalı ve Rusyalı karma heyetin yaptığı incelemeler Radloff tarafından yayınlanır. Yedi sekiz yıl metinlerin dili üzerine tartışılır. Gobelenti, Kültigin –daha sonraki adlandırma- yazıtının bir yüzündeki Çince yazıyı Almancaya tercüme eder –çeviri?-. Ve Thomsen yazıttaki üç sözcüğü Çince metinden hareket ederek okur-çözümler-: Kül Tigin, Tengri, Türk –aktrn. A. Öztürk-. Daha sonra Vilhelm Thomsen 1916’da yazıtların çözümlemesini yayınlar –Osmanlı “Türk” Devleti ve onun sayısız uleması ulusalcılığın nerdeyse 150 yıllık baskın modası dolayısıyle bile bu gelişmeleri izliyor muydu?-. Budapeşte Felsefe Fakültesi mezunu; Polis Koleji, Devlet Konservatuvarı ile Tıp Fakültesi tarih dersi öğretmeni Hüseyin Namık Orkun türkolojideki bu gelişmeleri 1936-1941 yılları arasında “Eski türk yazıtları” adıyla yayınladı.
1958 yılında Kül Tigin yazıtı çevresine karma bir heyet - Çekeslovakyalı ve Moğolistanlı- arkeolojik kazı için gider. Barkın –yazıttaşı, kaide, kazıda bulunan odalar...- durumu ve hakkındaki bulgu ve yorumlar Belleten 107’de -1963- yayınlanır –L. Jisl, 1958’de yapılan Arkeolojik Araştırmaların Sonuçları-. Yazıtların korunamadığı, bu tarihten sonra da yeterli korunma altına alındığı söylenemez. (“Türk Asrına” girdiğimiz onbeş yıldır neden hiçbir şey yapılmıyor acaba?)
Daha sonra da A. Caferoğlu –İstanbul 1958-, T. Tekin –Indiana University1968-in çalışmaları Türkçe ve İngilizce olarak Orhun yazıtlarından bahsetmektedir. Gürcistan/Ahıska doğumlu Muharrem Ergin yazıtların tercümesini H.N. Orkun’dan sonra 1970 yılında “Orhun Abideleri” ismiyle yaptı. Sonraki çalışmalar bahsi geçmiş çalışmaların kaynaklık ettiği çalışmalardır. Yazıtlarda yer yer okunamayan satır ve sözcükler bulunmaktadır. Gerek çözümleyiciler –Thomsen, Radloff...-, gerekse tercüme edenler –Almanca, İngilizce, Türkçe...tercümeler- birçok cümlede farklı anlamlar ortaya koymaktadır. (Bugün sayıları yüze vuran üniversitelerimizde bu alanda çalışmalar yapılıyorduysa, neden yayınlanmıyor?) Metinler üzerine makaleler ise Türkiye’den Batı üniversitelerine gitmiş dilciler, Batılı dilciler ve tarihçiler tarafından sürdürülmektedir.
Adlandırmalar, sınıflandırmalar, öbek oluşturmalar sonucunda Türkçe “dil ailesi” Ural-Altay dil ailesi olarak geçmektedir. Strahlenberg’den bu yana gelen bu öbeklendirmeye epeyce çekidüzen verilmesine rağmen, “Ural-Altay dil ailesinin akrabalığı kesin biçimde kanıtlanamaz –F. Bozkurt 2002-. Geriye Altay dilleri kalmaktadır. Moğolca’dan Korece’ye uzanan bu dillerin akrabalığı da ne yazık ki (!) bütün dilciler tarafından kabul görmemektedir. Akrabalığı iddia eden dilbilimcilerin ortak kanıtlarından bazıları nerdeyse birçok gruba uymaktadır. “Eylem tabanı buyuru, ad tabanı tekil durumundadır – aktaran : F. Bozkurt-.”
(Yani gel, komm, come sözcükleri buyuru; elma, Apfel, appel tekil durumundaysa, ve binlerce örnek verilebilecekse bu üç dil aynı aileden mi sayılacak? Ayrıca dillerin sözvarlığında birtakım –üç beş ya da on onbeş- ortak sözcüğün bulunması neden aile teşkiline kanıt olsun ki! Böyle olsa günümüz “Türkçesi” ile Arapça ve Farsça dağılmamış aile olmaz mı? Bir sözcüğün çift ünsüzle başlaması kanıtı ise konuyu karıştırmaktan başka neyi gösterebilir? Bu kanıt yazıyla ilgili değil midir? Yazısız bir dil de “aileden” olamaz mı? İnsanlığın aynı dili konuşan öbeklerinin binlerce yıl yazısız yaşadığı unutuluyor mu, ya da bir dilin yazısının değiştirilmesinin tarihi?..)
Altay Ailesi de işin ayrıntılarına inildiğinde, “Türkiye Türkçesi” açısından küçülür küçülür ve Türkçe/Tatarca/Moğolca Ailesiyle = Hakaniye-Çağatayca; Oğuzca/Türkmence ailesine iner. Bu belirlemenin onlarca kanıtını yazılı ve sözlü kaynaklardan bulabiliriz. Bir belirlemenin tarihe, zamanda kurulmuş devlete, o devletlerde verilmiş yazılı eserlere; yazıyla barışık olmayan, yazıya günümüzde bile tamamen geçmemiş/geçememiş olan halk sınıflarının hikaye, masal, türkü, bilmece, tekerleme ve hala kullanmakta oldukları farklı dile bağlı olduğu, bu, koşullara bağlı olmayan zaman ve mekanötesi belirlemelerle bu denemenin ilgilenmediğini belirtmeliyim.
Türkçe açısından yazın –Orhun, Yenisey, Turfan/Uygur metinleri paranteze alınırsa- Kutadgu Bilig ve Divanı Lügat it Türk’le başlar. Tarihleri 11. yüzyılın ikinci yarısıdır. KB. “büyük ihtimalle” Karahanlıcadır. –Hakaniye Türkçesi- “Daha önceki uygur metinlerine göre daha arıdır –F. Bozkurt-. DLT ise Arapça yazılmıştır. Karahanlılar, Gazneliler, Harezmliler, Ortaasya emirlikleri, İran Selçukluları, Rum Selçukluları ve Osmanlı dönemleri dil açısından hangi mantıkla “Türkiye Türkçesiyle” aynı hatta sayılabilir? Bu devletlerin tabi etnilerinin –budun- konuştukları dilleri paranteze alınırsa geriye ne kalır? O dönemlerin devletli uygarlıklarında verilen eserlere bugün Türkiye Türkçesi denilen dilin “tahmini yansıması” dışında ne öne sürülebilir? Köken olarak –aile?- aynı dil grubuna alınsa bile devletlerin diliyle onlara tabi halkların dili, devletlerin egemenliğindeki farklı boylara ve etnilere ait tarihsel gelişin bir kılınması birçok sorunu günümüzde bile çözülmemiş olan “Türk Tarihi”ni daha da karışık kılmaz mı?..
2.2. Şimdi Türkçe açısından anlamın anlaşılırlığına bağlı olarak, rastgele üç dört cümlelik parçalar yazıp sorularımı sıralayacağım. İlk parça: “...Amga korgan kışlap yazınga Oguzgaru sü taşıkdımız. Kül Tigin ebig başlayu kıt[t]ımız.Oguz yagı ordug basdı. Kül Tigin” (...Amga kalesinde kışlayıp ilk baharında Oğuza doğru ordu çıkardık. Kül Tigini evin başında bırakarak, müdafaa tedbirleri aldık. Oğuz düşman, merkezi bastı. Kül Tigin –M. Ergin 2003, Kül Tigin Abidesi-)
İkinci parça: “ol ödin üstinki tengriler bo savıg körüp angsız ulug mıngadıp tanglap Bodısatva’nıng antag mungadınçıg çatıglıg işinge iyin ögirip...” ( O zaman üsteki Tanrılar bu durumu görüp ölçüsüz ulu bunlayıp danlayıp Buda’nın o denli bunaltıcı ilahi işine sevinip öğerek... –Ceval Kayra, Uygurca Altun Yaruk-)
Üçüncü Parça : “saba yili koptu karanful yıdın/ ajun barça bütpü yıpar burdu kin” (Sabah yeli karanfil kokukusuyla kalktı/dünya baştan başa misk gibi koktu. –R. R. Arat 1959, Kutadgu Bilig-)
Dördüncü parça: “yuwga suwın suwulma/ Kaptı meninğ ‘Kay’ımı.” (Yufka su ile sulanma/benim Kay’ımı- Kay oymağından kölemi- kaptı. –B. Atalay1998, DLT.-)
Beşinci parça: “Evvel Laz kendü hana elçi göndürdi: ‘Gel Kösova’da buluşalım ve illâ sen dahı oğlanlarıñı bile getür.’ didi...” (Sırp kralı önce Murad Han’a elçi gönderdi ve ‘Gel Kosova’da buluşalım, sen de oğlanlarını yanında getir...- Çok güzel! Dipdedesini sevmese de, Aşıkpaşazade’nin dili Baba İlyas Oğuzcası/Türkmencesi esiyor.- K. Yavuz 2003, Âşık Paşazade)
Altıncı parça: “...Sultan Alâüd-Din, sûr-i Konya’yı ve Sivas’ı yapup elkabında, en-nasırli-dîn illâh, es-Sultan ül-Â’zam ziyade oldu...” (Unat-Köymen 1995, Neşrî Tarihi) –Sultan Alaüddin Konya ve Sivas surlarını yapıp ‘Allahın dinine yardımcı’ ünvanını da alarak Büyük Sultan ünvanını çoğalttı.Tercüme denemesi benim. -)
Yedinci parça: “...Rikab-ı tedbir ve tasarruf-ı şehristan-ı bedenden bi- tevakkuf ayak çeküp inan-ı teshir-i kişveri zindeganiyi elden koyub...indi.” (K. İmazawa 2000, İbni Kemal IV) – Trc. denemesi benim: ilk önlem olarak ve büyük şehre sahip olmaktan vazgeçip oradan durmaksızın ayrılıp vilayeti yönetim altına almaya aldanmadan, bunu elden koyup...indi.-
Bu yedi parça da devlete ait, ya da devletten doyan yazarlara ait olup yönetilen sınıflarla hiçbir ilgisi yoktur. Parçalar devletler açısından artsüremli olmalarına rağmen dil açısından bir sürekliliğin olduğu hemen göze çarpar. Yedinci parçada, 12 Arapça+Farsça kelimeye rağmen, 5 kelime Türkçedir. Ama dilin mantığı, cümle yapısında özne,tamlama ve yüklemin yeri ve durumu açısından yukarıdaki parçalarla uyum içindedir. Bütün parçalara Türkçe denilmesinde -aralarındaki 800 yıllık bir zaman ve 3500-4000 km.lik bir uzaklık; din farkları, siyasal örgütlenme farkları, yönetilen etni farkları olmasına rağmen, metinler aynı kültür dairesinde (Kulturkreis) yer aldıklarından- bir haklılık payı vardır. Bu kültür dairesi devletçi, haraç ve vergici, tabi –baz, bağımlı- boylara bir din ya da mezhebi dayatmacı; dil olarak Çinceci, Farsçacı, Arapçacı ve kendi kültürlerine hızla yabancılaşıp iktidarlarının devamı için sık sık din, dil, boysal dünya anlayışını değiştiren bir yapıdır. Devleti yönetenlerin kendilerine köken olarak gösterdikleriyle parça metinlerin geçtiği hiçbir dönemde ilgileri kalmamıştır. Eğer 13. yüzyıldan günümüze Rum’a gelen Türkmenlerin kültürel bellekleri egemenler tarafından dumura uğratılabilseydi –ki Rum Selçukluları ve Osmanlı tarihi baştan sona bu etnosidi sağlamayı çok önemsemiştir- bugün “Türkiye Türkçesi” olarak adlandırılmış –batı Oğuzcası- dil büyük olasılıkla olmayabilirdi.
Şimdi de bu bellekten birkaç parça: ilk parça Yesili Ahmet Ata’dan “Arif aşık öz canını otka yakmas/Biderdlerge çakmakın yakıp çakmas/Dünya kelip cilve kılsa kıya bakmas/ışksız kişi behayındın beter dostlar” (Divan-ı Hikmet 1836 Kazan baskısı, hazırlayan:H. Bice)
İkinci parça Kaygusuz’dan: “Nice müddet sokaklarda yüzime/ Gelip geçen basarlardı ayağı” (Kaygusuz Abdal Menakıbnamesi, Güzel 1999)
Üçüncü parça TürkmenYunus Emre’den: “Esilmiş inci dişleri dökülmüş sarı saçları/Kamu bitmiş teşvişleri emr ü nemde ermiş yatur” (Divandan Seçmeler, Gölpınarlı 1952/1992)
Dördüncü parça Muhlis Baba’nın oğlu, Baba İlyas’ın torunu Aşık Ali Paşa’dan: “Aşık eydür doğru yolı varana/Toprag olsun yüzümüz ol erene” (-Mükemmel!- Garib-nâme,Yavuz 2000)
Beşinci parça Danişmendnâme’den –Arif Ali 1360/61’de XIII.yy.a ait bir yazmadan çoğaltmıştır- : “At ayağından bu yirüñ bir katı/ atılup pambuk gibi oldu katı”
Altıncı parça Pir Sultan Abdal’dan: “Çıktım yücesine seyran eyledim/ gönül eğlencesi küstü bulunmaz/ Dostlar bizden muhabbeti kaldırmış/ Hiç bir ikrarında ahdi bulunmaz” (Pir Sultan Abdal, Gölpınarlı-Boratav 1943)
Yedinci parça Kul Mahdum’dan: “Ağır dövletlere könül goymadı,/ bu cahanın aşretini söymedi,/ eski şaldan artık puşeş geymedi,/ Ahret öyi boldu kasdı atamın.” (Mahdum Kuli, 18. yy., Bozkurt 1999)
Bu parçalar da yaşadıkları coğrafyalarda onlara rağmen egemenlik kuran, bu egemenliğin siyasal yönetsel yapılarını yerleştirmek için bu belleğin sahibi boyları kıran, katleden, süren, kaçıran devletlere rağmen bugün de aynı dil, inanç, kültür içerisinde yaşayan Türkmenlere ait. Bu dili de “Türkiye Türkçesi” olarak adlandırdığımızda, ayrı kültür, ayrı inanç, ayrı dil, ayrı toplumsal örgütlenme içindeki olgu ve yapıları “aynileştirmiş” olmayacaklar mı? Bu Oğuzcadır, Türkmencedir; Azerbaycan, İran, Türkiye, Türkmenistan, Kazakistan, Özbekistan, Suriye ile Irak’ın bir bölümünde bütün baskıcı siyasetlere rağmen yaşamakta ve yaratılara temellik etmektedir. Türkmencedir, Türkmenlerin tarihen Dış Moğolistan’la (Ötüken) ve orada tarihin bir döneminde konuşulan/yazılan dille –bugün Moğolca/bir parça da Uygurca- ilişkisine değinen tek bir belge henüz yoktur. Birtakım varsayımsal kuramlara gelince, onlar 6. yüzyılı nirengi zaman olarak almaktan vazgeçmedikçe, başka bir deyişle daha önceki ve sonraki yüzyıllara inip çıkmadıkça tutarlı kuramlar kurmaları olanaklı görünmüyor. Bu da tamamen yazılı belgelere dayandırılamayacak bir şey; en azından şimdilik. Türkmencedir, Türk dilleriyle bir köken ilişkisi vardır; ama tarihsel olarak farklı koşullarda –kültür, toplum örgütlenmesi, üretim, tüketim, inanç, zihinsel işleyişle...- evrilmiş ve korunmuştur. Türkmencedir/ Oğuzcadır; Türkçe ile, Fransızca’yla- İspanyolca- İtalyanca- Romence’nin ilişkisi gibi bir ilişkisi vardır. Dillerin aynı kökene bağlanması, o dilleri konuşan etnilerin aynı kökenli, o dillerin de tek bir dil olduğunu göstermez. Kaşgarlı Mahmud’un yaptığı ayrım bugün, yani DLT’ten yaklaşık bin yıl sonra bilinen nedenlerden dolayı –tarih, coğrafya, siyaset, kültür...- daha da büyüktür.
2.3. Oniki eşsüremli sözcük örneği vererek bu iki dil / iki dünya tanımımı sonlandırmak istiyorum:
“Türkçe” Türkmençe Azerice Başkırtça Kırgızca Özbekçe Uygurca Tatarca Rusça
1. ayna ayna ayna közgö küzgü közgü aeynek közgi zerkalo
2. azmak azmak azmag oyatızlanıv buzulu haeddiden azmak oyatsızlanu naglet
3. bağırmak bağırmak bağırmag kükraek bakıru bakırmak vakırmak kıçkıru kriçat
4. bereket bereket bereket mullık bereket mollik beriket mullık izobiliye
5. sökmek sökmek sökmek hütiv sögü yulmak suğurupalm. sütü vırıvat
6. teyze dayza hala* apa(y) tayece hala apa apa tötka
7. geyik süğun keyik bolan buğu buğu buğa bolan olen
8. üşümek üşemek üşümaek öşöv üşü cüncikmek üşşümaek öşü z’abnut’
9. dayı dayı dayı ağay tağa tağa tağa ağa solidarnost
10. dudak dodak dodag irin erin laeb kalpuk irin gubı
11. yeşil yaeşil yaşıl yaeşil caşıl yaeşil yeşil yaeşil zelen
12. içmek içmek içmaek isiv içü içmàk içmaek içü pit
(Sözcükleri ad ve fiillerden seçtim. Burada bir de sayı sözcüğü seçmek isterdim. Fakat kaynakta “on”dan sonrası yok. Sanıyorum ki, tablodaki italik “ağızlar yani Oğuzca” onbir derken, diğerleri biryirmi (11) demekteler. Yirmibire de birotuz... Akrabalık sözcükleri, sayı sözcükleri gibi dillerin akrabalık göstergelerinden sayılır. Benim için “dayza” kelimesi bir dilin dünyabakışını –Weltanschaung?- ele verebilir. Gelişkin olarak bahsedilen batı dillerinde bu sözcük yoktur. Türkçede de yoktur. Oğuzcadaki dayza; Azerbaycan Türkmencesinde de dayza ya da dayıza olmalı. Bu konudaki kaynağın –Türk Lehçeleri Sözlüğü 1991- halayı tek karşılık olarak yazması bence yanlış –Azerbaycan İlimler Akademisi’nin hazırladığı sözlükte ise “hala” ve “dayza”sözcüğü bulunmuyor-Tablodaki yazımda üstü noktalı a yerine, ae yazdım. Birden fazla karşılık varsa, kendimce bir karşılığı seçtim. -?-.Tabloya “Kıpçak Türkçesi”ni de katsaydık; italik yazacaktık. Çünkü Oğuz kültür çevresine dahildir. Farsça kökenli ayna sözcüğü ise iki kültür çevresi ayrımını belirtmek için seçildi; Türk/Moğol ve Oğuz/Türkmen kültür çevresi –Kulturkreis-. )
Adı konulanlar, adlandırılanlar toplumun her alanında, bugün artık bir zorunluluk olan adlandırmayı kendileri açısından ele almalıdırlar. Bu dil, din, tarih açısından yeni ve zorunlu bir bakışın gündeme getirilmesinden başka bir yaklaşım değildir. Aynı zamanda birlikte insanca yaşama kültürü de “aynileştirmelere” ilkönce “ayni” olmayanların adlandırmalara başlamasıyla olanaklı görünüyor.
|