07 Mart 2006
 
12:44:02
 
5590
(defa okundu)
Ali Haydar Avcı
Osmanlı Düzeni ve Pir Sultan Abdal
Pir Sultan konusunda yaptığımız bu değerlendirme konuyla ilgili uzun yıllara dayanan araştırma ve incelemelerimizin genel bağlamda sonuçlarıdır. Bu tür çalışmalarda sağlıklı bir sonuca varabilmek için konuyu öncelikle belli bir yöntem ve bütünsellik içerisinde ele almak gerekmektedir. Dolayısıyla genellikle belgelerin kıt, bilgilerin yüzeysel ve bulanık, kaynakların taraflı ve duygusal yaklaşımların yoğun olduğu bir alanda Pir Sultan’la ilgili çalışma yaparken birçok alanla ilgili konu hâkimiyeti ister istemez kendini duyumsatmaktadır. Bu anlamda Pir Sultan’la ilgili bütün çalışmalarda konuya tek pencereden bakmanın ne denli yetersiz ve yüzeysel kalacağı aşikârdır. Biz bu bağlamda, mümkün olduğunca ulaşabildiğimiz bütün kaynak ve belgeleri en ince ayrıntısına varıncaya değin elden geçirerek konuya -Pir Sultan konusuna- çok yönlü bir bakış açısıyla değişik boyutlardan değerlendirmeler getirmeye çalıştık. Alan araştırmalarında ise olguları gözlemeye, anlamaya ve karşılaştırma yöntemini kullanarak sonuca ulaşmaya özen gösterdik. Şunu açıkça söylemekte yarar görüyoruz ki, ulaştığımız veriler bizi bugüne dek bilinenlerden çok farklı sonuçlara taşıdı.
Olaya çeşitli yönleriyle bakıldığında Pir Sultan’ın en temel çelişkisinin Osmanlı düzeniyle yaşandığı görülmektedir. Bunun en önemli nedeni Osmanlı düzeninin düşünsel yapısının ortodoks bir düzlem üzerine oturması ve ekonomik düzenin tam bir soygun ve talan zihniyeti üzerine kurulmasıdır. Bu durumun sonucu olarak ortaya çıkan toplumsal dengesizlikler ve uygulamaların bu yapıya uygun olarak hoşgörü ortamı, barışçıl tutum ve davranışlardan bütünüyle uzak ve sindirmeye yönelik olmasının, kaçınılmaz bir biçimde çelişki, gerilim ve çatışmaların sebebi haline geldiği söylenebilir. Dolayısıyla Pir Sultan’ın düzene karşı duruşunun temelinde bu gerçeklik yatmaktadır.
Ekonomik, siyasal, kültürel ve güvenlik yapılanmasıyla bir toplumsal sistem; her yönüyle toplumların şekillenmesi, kişilik oluşumu, davranış biçimleri ve ilişkilere doğrudan etki eder. 15. yüzyılın sonlarından itibaren gittikçe yoğunlaşan yapısal bozukluklarından kurtulamayan Osmanlı sistemi, Alevi-Bektaşi toplumu karşısında olumsuz motivasyon, gerilim ve çatışma üreten bir işleve sahip olmuştur. Bir toplumsal gerçeklik olarak gerilimin üst boyutu olan çatışma, farklı kimliğe sahip merkezkaç toplumlarda sistem dışı kurumlar oluşumu ve ortak değerlerin daha sıkı savunulmasını sağlayıcı bir etki yapabilir. Bu bağlamda ortodoks duruşuyla olumsuz ilişkiler üreten Osmanlı toplum düzeninde Pir Sultan Abdal; “siyaset edilme” pahasına, yaşam biçimi ve düşünce dünyasında yalın bir şekilde yansıyan farklı oluşum ve değerlerin nasıl inanç ve inatla savunulduğunu gösteren önemli bir simgesel örnektir.
Gelişmeleri hızla kavrama, çözüm üretme, karar alma ve kararı uygulamaya koyabilme yeteneği, öncü olabilmenin; etkili, yönlendirici ve kalıcı olmanın, toplumda iz bırakmanın en temel özellik-lerinden biridir. Bu aşamalar birbirini izleyen süreçlerdir. Bunlar, anlık bir zaman dilimine sığabileceği gibi, uzun bir sürece de yayılabilir. Öncelikle Pir Sultan’ın yaşamından kesitleri ve birbirini izleyen toplumsal süreçleri incelediğimizde sezgi ve davranışlarıyla Pir Sultan’ın öncü bir aşık olduğu, çok açık söylemler içerisinde bulunduğu, inandığı yönde çalışmalara giriştiği, kararlı davrandığı ve doğru bildiğinden şaşmadığı hemen göze çarpmaktadır. Bir de bunlara ek olarak Pir Sultan’ın aşıklık geleneğine ilişkin çok açık biçimde öne çıkan yetenekleri göz önüne alındığında neden hiç bir zaman unutulmadığı, dahası anıldıkça toplumun canını acıtan, yüreğini kanatan derin bir yara olduğu kolaylıkla anlaşılır.
Pir Sultan Abdal’ın yüzyıllara yayılan etkinliği, güncel olanı söylerken tarihsel olanı, bireysel olanı söylerken toplumsal olanı yakalamasının göstergesidir. Konuya başka bir açıdan yaklaşacak olursak, deyişlerinin yüzyıllar geçmesine karşın güncelliğini yitirmeyerek günümüzde bile -sanki günümüzde söylenmişçesine- canlılığını korumasının nedeni nedir? Bunun, o dönemde ortaya çıkan söylem ve dileklerin, bastırılan, kesintiye uğrayan ve örsele-nen düşlerin günümüzle örtüşerek, toplumun özlem ve beklenti-lerine denk düşmesinden kaynaklanan bir durum olduğu açıktır. Öz olarak Pir Sultan’ın özlemi, hak-adalet, bolluk-bereket, barış içinde bir arada yaşama özlemidir. Bu özlem, insanlığın her dönemdeki özlem ve istemlerine denk düşen bir boyutttur.
“Mavi yolcu”lardan Azra Erhat’ın çevresinden yola çıkarak konuyla ilgili yaptığı değerlendirme bu etkinin hangi boyutta olduğunu yalın bir şekilde açıklamaktadır. “Pir Sultan Abdal bizim çevremizin de piri, ustası, örneği idi. Onun türkülerini okuduğumuz zaman şöyle bir toplanır, sesimizi ayarlar, tam uyumlu olmaya, bir insan ve insanlık korosu oluşturmağa özen gösterirdik. Sesimiz göklere çıkardı, içimize hıçkırıklar ve acı göz yaşları dökülürdü “Geçti dost kervanı eylemen beni” diye seslendiğimiz zaman... Pir Sultan Abdal’ı söylemek, bir tapıma katılmak gibi bir şeydi. İnancımız İNSAN’a, insanlığa idi. “Çok keramet var insanda” diye ezgilediğimizde kendimizi büyük bir topluluğun bir parçası duyar, bu duygu bizi yüceltir, güvenle varsıllaştırır, her acıya, her haksızlığa, her yıkıma karşı koyacak güçte birer can olmamızı sağlardı. Pir Sultan’ın türkülerini hep bilirdik belki, ama biri çıkıp da bize bir türküsünü yeniden söyledi mi, ilk kez duymuş gibi coşar, o söyleyeni sarar, öper, severdik, hep birden söylemeye can atar ve ancak söyledikten sonra rahatlardık... Pir Sultan Abdal, bizden yüzyıllarca önce yaşamış bir ozan, nasıl oluyor da böyle “dile getiriyordu” bizi? Onun diliyle, onun şiiriyle kendimizi buluyor coşkuyla, kendimizi söyleyebiliyorduk bilinçle. Varlığımızın gizlerini o açıklıyordu bize, hem kendimizi anlıyor, hem de “ben bir yol oğluyum, yol sefiliyim” dedirtebiliyordu bir araya dostluk yoluyla gelmiş bunca insana. O gizi, sanırım şiirde bulmalı...”
Peki bunu dedirtebilen, bu etkiyi insanların benliğinde bu denli derinden duyumsatan “giz” nedir? Bunun açıklamasını yukarıda ve çalışmamız içerisinde sanıyorum uzun uzadıya yaptık. İşte Pir Sultan’ı yüzyıllar boyunca böylesine etkili kılan onun duruş noktası ve dünyaya bakışıyla ilgili bu değerlerdir. Demek ki, bu değerler yüzyıllar sonra bile insanları sürüklemekte, bu söylemin derinliğinde insanlar, “insan sıcaklığı”nı, insan benliğini kavuran acılarla birlikte kendi özlem ve dileklerini bulmaktadırlar. Böyle bir durum, psikolojik olarak insanların umutlarının yenilenmesini ve canlılığını korumasını sağlayıcı bir motivasyon yaratmaktadır.
Pir Sultan’ın deyişlerinde insanı sarmalayan, insanı yücelten ve değerli kılan -“yaratılanı hoşgördük, yaratandan ötürü” diyen- bir anlayış öne çıkar. Bu kolaylıkla anlaşılmayı ve halkla bütünleş-meyi sağlayan önemli bir düşünsel açılımdır. Adı, acı ve hüzün, direniş ve “hakça düzen” istemiyle özdeşleşen Pir Sultan Abdal’ın “çok keramet var insanda” anlayışıyla ördüğü deyişlerinde yavanlık olmadığı gibi üst düzey bir olgunluk, düşünsel birikim ve söylem hâkimdir. Haksızlık ve kıyımlara karşı boyun eğmeyen tavrı, korkusuz söyleyişi ve direnci, kullandığı sözcük ve yarattığı güçlü imgeler; duyguyu, coşkuyu, umudu ve acıyı içinde saklayan ince ve derin bir duyarlılıkla, bu deyişlerde hemen kendini belli eder.
Pir Sultan’ın deyişleri ve direnişine bakıldığında, düşünsel duruşu ve eyleminde ödün vermez bir tutum gözlemlenmektedir. Bu tutum sistemle uzlaşma ve işbirliğine açık kapı bırakmıyor. Daha önceki baskılar ve söylencelere göre tüm teklif ve dayatmalara karşın Pir Sultan’ın Hızır Paşa karşısındaki direnci de bunu kanıtlıyor. Bu arada belirtelim ki, tekliflere ilişkin söylenceler büyük bir olasılıkla gerçeği ifade ediyor olabilir. Çünkü Osmanlı sistemi içinde örneğine çok rastlanan bu türden ilişkiler yadırganacak bir durum değildir. Aslında bu noktada çoğu zaman inançsal kalıplar içerisinde ifade ediliyor olsa da, bu örtünün altındaki gerçek ve istemler Pir Sultan’ın duruşunu aydınlatmaya yetecektir. Çünkü o dönemin tarihsel ve toplumsal koşulları, değerler dünyası ve gelişmişliği içerisinde başka bir ifade biçimi de mümkün olamazdı. Bu ifade biçimi örtünün altındaki sınıfsal gerçeği yakalamaya engel değildir. Bu anlamda olaya kendi koşulları içersindeki bir yaklaşım, çelişki ve çatışmaların arka boyutunu kolayca anlamaya yetecektir.
Toplumlarda bireylere kolay kolay niyaz edilmez. Fakat niyaz edilen birey de her dönemde o toplumun beyninde, yüreğinde, belleğinde yaşamını sürdürür ve hiç bir zaman unutulmaz. Toplumun temel simgelerinden, temel kültürel değerlerinden biri haline gelir. Alevi cem törenlerine katılanlar bilir ki, artık Pir Sultan, deyişleri söylendiğinde derin bir sevgiyle anılan, niyaz edilen biridir. Bu durumdan anlıyoruz ki, Pir Sultan Abdal’ın Alevi toplumunun kimliğinde ortak değerler bağlamında temel unsurlardan biri olduğu gerçeği artık belirgin bir şekilde kendini göstermektedir. Pir Sultan’ı ortak simge haline getiren ve yarınlara taşıyan bu duygu ve düşünce, bir bakıma yüzyıllar boyunca kuşatılan ezilen insanın kaçınılmaz tepkisidir.
Çalışmalarımız sırasında gördüğümüz, belirtilmesi gereken önemli bir durumda, Pir Sultan’ın deyişlerinin bir çok çeşitlenmesine rastlanmasıdır. Bu noktada deyişlerin aslını, değişmemiş olanını bulmaya çalışmanın altından kalkılamayacak bir iş olduğunu öncelikle belirtmekte yarar görüyoruz. Doğrudan Pir Sultan’ın yaşadığı dönemden elimize yazılı kaynaklar ulaşamadığına göre, sözlü kültür geleneğinin egemen olduğu yüzyıllara yayılan süreç içerisinde bu çeşitlenmeleri doğal karşılamak gerekir. Sözel geleneğin baskın olduğu toplumda doğası gereği başka türlüsü de mümkün olamazdı. Ayrıca bu çeşitlenmelerin aşıktan kaynaklanıp kaynaklanmadığı da kesin olarak belli değil. Fakat bununla birlikte bu çeşitlenmelerde çoğunlukla dize ve sözcük değişimi olsa da, söyleyiş özelliği, düşünsel örgüsü ve kurgusuyla deyişlerin ana dokusunun hiç bir zaman bozulmadığı görülmektedir.
Tanıklık edenler bilir ki, özellikle Alevi törenlerin bir parçası olan ve kuşaktan kuşağa -kutsal emanet gibi- aktarılan deyişlerde, ana dokunun bozulması kolay, -hatta mümkün- olmayan ve gelenek içinde yadırganan bir durumdur. Bu nedenle bütün çeşitlenmeleri gözeterek Pir Sultan’ın deyişlerinin ve onu çevreleyen koşulların çözümlemesini yapmak yerinde bir tutum olacaktır.
Burada önemli bir durumu daha belirtmekte yarar görüyoruz. Uzun araştırmalarımıza dayalı belge ve bilgilerin sunduğu verilerden çok açık anlaşılmaktadır ki, bugüne dek iddia edildiği gibi Pir Sultan’ın 1547’lerde ya da 1589-90’da asıldığını söylemek pek olanaklı değildir. Çünkü Pir Sultan’ın yaşamını 1547 sonrasına -özellikle 1560’da Rum/Sivas beylerbeyiliğine atanan Hızır Paşa dönemine- taşımak için elimizde bir hayli veri bulunmaktadır. 1589-90’lara taşımak için ise zorlamalar dışında herhangi bir net verinin bulunmadığı açıkça görülmektedir.
Bu konuda -tespit ettiğimiz bu yeni Hızır Paşa’ya ilişkin- daha önce bazı bulgular elde edilmese bile, mevcut bilgilerden yola çıkarak konu çeşitli açılardan değerlendirildiğinde, Pir Sultan’ın “siyaset edilmesi” el yordamıyla da olsa aşağı yukarı 1560’lı yıllara denk geliyordu. Diğer bir deyişle verilerin ağırlıkla düğümlendiği dönem bu tarihti. Fakat 1560’lı yıllarda Sivas/Rum eyaleti beylerbeyi bir Hızır Paşa’nın varlığı bilinmediğinden sorun bu noktada tıkanıyor ve çözümsüz kalıyordu. Çünkü hangi boyuttan bakılırsa bakılsın Hızır Paşa konusu ister istemez öne çıkıyordu. Bu anlamda bu yeni Hızır Paşa’nın tespitinin bu çözümsüzlüğü büyük ölçüde ortadan kaldırdığını söylemek olanaklıdır, diyebiliriz. Yine bu verilerden yola çıkarak belirtelim ki, Pir Sultan idam edildiğinde yaklaşık altmış beş ile yetmiş yaş arasında olmalıdır.
Araştırma ve incelemelerimiz sırasında öncelikle Mühimme defterlerinde, 1560’lı yıllarda Sivas beylerbeyiliği yapan yeni bir Hızır Paşayla ilgili, bir çok konuya açıklık getirmemize yarayan kesin belgelere rastlamamız ve diğer bulgularımızla birlikte Pir Sultan’ın deyişlerinin harmanlanmasından elde ettiğimiz sonucun, sorunu büyük ölçüde başka bir alana taşıdığını ve çözdüğünü gördük. Bununla birlikte, -sözgelimi Pir Sultan’ın asılmasına ilişkin idam fermanı gibi- bazı konuları kesinliğe kavuşturucu kimi belgeler bugün için elde edilemese de, ileride bunlarında elde edilebileceğini, yeni bulgularla birlikte bazı konuların daha açık bir şekilde çözüme kavuşturulacağını düşünüyoruz.
Belgelerden, 16. yüzyılda Rum eyaletinin büyük çoğunluğunun Alevi-Kızılbaşlık çizgisinde bulunduğu anlaşılmaktadır ki, bu durumun Osmanlı yönemini ciddi biçimde rahatsız edici bir unsur olduğu görülmektedir. Bu nedenle merkezi yönetim, gönderdiği hükümlerde özellikle önde gelen Kızılbaşların, gizli ya da açık uygun yollarla ele geçirilmesini ve çeşitli düzmece suçlamalarla haklarından gelinmesini istemektedir. Bunun dışında gerek Balkanlara, gerekse Kıbrıs ve Budun’a sürgüne gönderme ya da yerleşime tabi tutma uygulamaları da yaygın uygulamalardan biridir. Bu türden kesintisiz süren baskı ve kıyımlar, Alevi-Bektaşi toplumunun kendisini Osmanlı düzeninden dışlamasına ve her dönemde yönetime kuşkuyla bakmasına yol açan olaylardan bazılarıdır.
Osmanlı döneminde, sistemin bu geleneksel yapısıyla çatışmalı bir konum sergileyen Alevi-Bektaşi toplumu içinde duruş noktası ve ödün vermez tavrıyla tartışmasız bir simge haline gelen Pir Sultan Abdal, kendi döneminde ve sonrasında etkili bir kişiliktir. Osmanlı yöneticilerinin husumetini üzerine çekmesinin nedeni de kuşkusuz bu kişiliğidir. Çeşitli dönemlerde etkili ve saygın kişilere yönelen Osmanlı yönetimi, onlara saldırıyla birlikte belki direnç noktalarının kırılacağını, toplumsal muhalefetin sindirileceğini ve toplumun, sistemin yapısına uygun bir biçimde dönüştürülebile-ceğini hesaplamasına karşın, yaşanan somut gelişmenin bu hesaba hiç uymadığı ve hiç bir dönemde toplumsal direnişin bütünüyle bastırılamadığı görülmektedir. Pir Sultan ve benzeri olaylar bu durumun yalın ve çarpıcı örnekleridir.
Deyişlerinden ve davranışlarından ya da diğer bir deyişle söyleminden ve eyleminden anlaşılıyor ki, Pir Sultan çok boyutlu, güçlü bir aşık. Dolayısıyla dönemin toplumsal ilişkileri ve sarsıntılarından bağımsız olarak bu çok boyutlu ve güçlü kişiliği değerlendirmenin eksik ve yetersiz kalacağı açıktır. Bu anlamda onun derinliğine ulaşabilmek için etkili, öncü bir aşık olan Pir Sultan’la birlikte dönemin toplumsal, ekonomik ve siyasal yapısını da çok iyi çözümlemek gerektiği açık biçimde görülmektedir.
Ayrıca Pir Sultan’ın oluşturduğu, değerler dünyasının bir parçası olan ilişkiler ve sergilediği davranışlar yaşamında belir-leyici dönüm noktaları olmuştur. Hacı Bektaş tekkesiyle ilişkiler ve çevresinde gelişen olaylar ve eylemler, sistemle yaşadığı gerginlik, Şah İsmail, Şah Tahmasp ve Safevilerle yönelik eğilim, yaşanan toplumsal “travma”lara bağlı olarak ortaya çıkan sıkıntı ve bunalımlar bu durumun açık örneğini teşkil etmektedir. Bu durum karşısında ayrıntılı inceleme ve değerlendirmelerin gerekliliği doğal olarak kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
Pir Sultan’ın deyişlerinde yoğunlukla yansıyan ve üzerinde durulması gereken önemli motiflerden biri de “Şah”, “Mehdi” ve benzeri motiflerdir. Pir Sultan’da geçen “Şah” motifi, Hz. Ali ve Hüseyin’den Safevi devletinin kurucusu Şah İsmail, oğlu Şah Tahmasp ve 1516-1527 yılları arasında Hacı Bektaş postnişini olan Şah Kalender’e kadar geniş bir yelpazede çeşitlilik gösterir. Çalışma içerisinde de uzun uzun irdelediğimiz gibi Pir Sultan’ın kişiliğine etki eden en önemli gelişmelerden biri ise aktif kişiliğiyle öne çıkan Şah Kalender’in isyanıdır. Bu gerçekliğin çalışmamız içerisinde tarihsel verilerle birlikte uzun uzadıya açıklaması yapılmıştır.
Genel olarak Pir Sultan Abdal’da “Şah”, “Mehdi” kavramları kurtarıcıları; “Pir”, Mürşid”, “Rehber” kavramları ise doğru yola ve olgunluğa -yani kemâlete ve Alevi-Bektaşi düşünce dünyasında adım adım geçilen aşamalara,- taşıyıcıları simgeler. Bu temel kavramlar Alevi-Bektaşi öğretisi içerisinde de önemli yer tutar. Bu nedenle bu kavramların sık sık yinelenmesi deyişlerin etkisini azaltmadığı gibi ağırlıkla imgeleri güçlendirici, söz etkinliğini artırıcı bir işlev görür.
Osmanlı sistemine göre Pir Sultan “reayadan biri”dir. Reayanın kendini farklı kılan, bilince ve sistemi sorgulamaya taşıyan değerlere yönelmesi yönetimi elinde tutanların en çok ürktüğü konulardan biridir. O nedenle bu türden gelişmelerin ne pahasına olursa olsun engellenmeye çalışıldığı görülmektedir.
Osmanlı toplum düzenine bakıldığında yukarıdan aşağıya özetle -sistemi elinde tutan sınıf, güç odakları ve üretici sınıflar olarak- şu toplumsal şekillenme gözümüze çarpar:
1. Sultan ve saray,
2. Sistemin işleyişiyle ilgili görevleri üstlendiği görülen beyler ve paşalardan oluşan yönetici zümre,
3. Sistemin bir parçası halinde yerel odaklar olarak ortaya çıkmış olan ağalar ve beyler sınıfı,
4. Askeri sınıfı oluşturan savaşçılar sınıfı ya da ehl-i seyf,
5. “İlmiye”, “kalemiye” denilen din adamları ve mollalardan oluşan ulema, kadılar ve din çevreleri zümresi,
6. Esnaf ve zenaatkâr kesimini oluşturan ehl-i hiref,
7. Sisteme vergi vermek, mal ve hizmet üretmekle yükümlü çoban/göçebe ve çiftçi/köylülerden oluşan reaya kesimi.
Bu toplumsal yapı içerisinde, en alt kesimden biri olarak Pir Sultan Abdal’ın baş eğmez, sözünü sakınmaz, baskı ve kıyımlar karşısında ödün vermez tutum ve davranışının, yöneticileri ister istemez ürküttüğü ve endişeye düşürdüğü anlaşılmaktadır. Asılma-sı olayının köken ya da arka plânındaki boyutlardan biri sanırım bu tedirginlik olmalıdır. Ezilen toplumsal kesimlerin özlemler dünyasını besleyen, umudunu dirilten ve direncini güçlendiren böylesi bir tutum, sistemin oturduğu düzlem ve bu düzlemi besleyen düşünsel şekillenme açısından doğal olarak bir “tehlike” oluşturur. Bu anlamda Pir Sultan’ın eylemini ve söylemini kendileri için tehlike sayan yönetici kesimler onu idam ederek ortadan kaldırma yoluna gitmişlerdir. Fakat bugün somut durumdan yola çıkarak değerlendirdiğimizde, sistemin bütün çabasına karşın -geleneksel kulluk anlayışının bir parçası olarak-, hak ve özgürlükleri ortadan kaldıran, farklılıklara yaşam hakkı tanımayan, dönüştürmeye, yok etmeye ve sindirmeye yönelik bu uygulamanın istenilen sonucu vermediği görülmektedir.
Bu bağlamda şunu söylenebilir ki, toplumların gelişimini yavaş-latmaktan, dinamiklerini zayıf düşürmekten başka bir işe yarama-yan baskı ve kıyımlar, tarihin hiç döneminde çözüm olmamıştır ve zulümle beslenen hiç bir düzen sonsuza dek ayakta kalmamıştır. Düzenin ayakta durması, Osmanlı kaynaklarının deyimiyle adalet iledir. Bu noktada karşıtlar arası ilişki ve çelişkileri kısaca değer-lendirmek olayın derinliğini kavrama ve çözümlemeler açısından sanırım yararlı olacaktır.
İnsanın gerek birbirine, gerekse doğaya karşı savaşımı tarihin her döneminde kesintisiz süregelmiştir. Bu çelişki ve çekişmenin seyri, özgürleşme, eşitlik ve adalet istemiyle orantılı bir durumdur. Yöneticilerin uygulamaları “sisteme göre meşru” bir zemine kaydırılarak, bu çekişmenin Osmanlı döneminde de karşıtlar arasında çeşitli şekillerde sürdüğü görülmektedir.
Önce bir durumu açıklamak gerekirse, bir sistemde yasa ve düzenlemeler, sistemin ömrünü uzatmak, düzeni elinde tutanların egemenliğini pekiştirmek, çıkarlarını korumak ve kollamak gibi bir işleve sahiptir. Bütün düzenlemeler esas olarak egemen olanların istem ve çıkarları doğrultusunda şekillenir. Bu bağlamda, bu yapının karşısına çıkan kesimlerin “suçlu” duruma düşmesi yadırganacak bir durum değildir. “Suç”un niteliğine uygun yaptırımlarda ister istemez bu sisteme ve çıkarlar ilişkisine göre şekillenir. Pir Sultan’ın içinden geldiği topluma ve kişiliğine yönelen “uygulama”ların sistemin yapısı ve düşünsel geri plânıyla uygunluk içinde olduğu açık bir şekilde göze çarpmaktadır. Olay, meşruluk açısından değerlendirildiğinde ise her eylemin kendi koşulları içerisinde meşru olduğunu unutmamak gerekir. Nasıl ki, bulunduğu düzleme uygun olarak Osmanlı yöneticilerinin hak ve özgürlükleri tanımayan, adaleti gözetmeyen davranış ve tutumları sistem tarafından meşru sayılıyorsa, bu uygulamalar karşısında direniş ve savunma da o denli meşruiyet kazanır. Bu durumda ister istemez sistemin oturduğu zemin, “yasal düzenleme” ve uygula-maların meşruiyetinin sorgulanması gündeme gelir. Pir Sultan’ın ve içinde bulunduğu toplumun savunma ve direnişinin de bu bağlamda kendi koşulları açısından meşruiyetini görmekte yarar bulunmaktadır.
Fakat bu noktada adalet olgusunu irdelemek ve ortaya çıkan yapıyı biraz sorgulamak yararlı olacaktır. Öncelikle “adalet” denilen olgu nedir? Adalet, özet olarak toplumun barış içinde bir arada yaşayabilmesi için genel haklar, özgürlükler ve doğrular çerçevesinde ortaya konulan gözetilmesi ve uyulması gereken değer, kural ve zorunlulukların genel adıdır. Bu anlamda bir boyutuyla toplumsal bilincin ve gelişmişliğin aynasıdır. Fakat bu arada adalet sisteminin ikili öz taşıdığını da bilmek ve sürekli bilince çıkarmak gerekir. Egemen kesimin elinde çoğunlukla “ötekileri” bastırmak, sindirmek için kullanılan adalet sistemi -ki bunun diğer adı adaletsizliktir-, toplum geliştikçe doğallıkla hak ve özgürlükleri sağlamak ve genişletmekte kullanılan bir yapı haline gelir.
Adaletin ortadan kalkması, öncelikle uzlaşmayı ve toplumsal barışı ortadan kaldırırarak çelişkileri derinleştirir. Çelişkilerin derinleşmesi ise karşıtların çatışmasına yol açar. Karşıtlar arası çekişmede en üst boyut olan çatışma, paylaşmazlığın simgesidir. Bu yapı içerisinde karşı koyan ve kendini savunan insan, sistemin çizdiği sınırlara sığmayan, acılarla yoğrulan ve “bir tutam can”ından başka yitirecek hiçbir varlığı olmayan insandır. Pir Sultan’ın böyle bir çatışma içerisine sürüklendiği ve böyle çarpık bir adalet anlayışına kurban gittiği açıktır.
Kimi zaman taraflardan biri bastırılsa ya da çelişki durgun bir seyir izliyor olsa da, karşıtlararası ilişkide amaç ve öngörüler her zaman birbirine aykırıdır. Kimsenin ezilmediği, emeğin talan edil-mediği adil, eşitlikçi ve barışçıl bir düzen özlemi Alevi-Bektaşi dünyasında her zaman baskın bir özlem olagelmiştir. Bu nedenle, yapılanması dengesizlik, baskı ve talan üzerine kurulu bir düzende amaçlararası uzlaşma sağlamak mümkün değildir. Dolayısıyla sistemin yapısal özelliklerinden dolayı Pir Sultan’ın düzenden beklentilerinin şiddetle karşılanması doğaldır.
Karşıtlararası ilişki, kaygan bir düzlemde bulunan kırılgan bir ilişkidir. Bu ilişki içerisinde sistem bir tarafın çıkarına göre yapılanır; bu yapılanmanın ardından insanın üzerine ne denli çok varılır, özgürlükler budanır ve ağır baskılarla birlikte yaşama hakkına ne denli çok müdahale edilirse; insanda direnme eğilimleri o oranda yükselir ve dışa vurur. Diğer bir deyimle devlet aygıtını elinde tutanlar, bunu toplumsal bağlamda denge sağlayıcı ve uzlaştırıcı bir unsur olarak kullanma yerine, bastırma, egemenlik ve çıkar sağlama yönünde bir baskı unsuru olarak görür ve kullanırlarsa, toplumsal kesimler arası kırılma, yabancılaşma, kopuşlar ve karşı karşıya gelmeler kaçınılmazdır. Bu boyut Pir Sultan dizelerinde şöyle yansır: “İki kardaş karşı karşı salındı / Ciğerciğim delik delik delindi...”
Bu “karşı karşıya gelme”lerden Pir Sultan’ın yaşadığı derin acıyı, anlaşılıyor ki, gözünü ve kulağını halkın çığlıklarına kapayan Osmanlı yöneticileri yaşamamıştır. Bu anlamda halkın “hünkâr sağır olmuş ünümü duymaz” sözü herhalde boşu boşuna söylenmiş bir söz değildir. Böyle bir ezme/bastırma, çığlıkları duymazdan ve görmezden gelme, bağnaz ve katı bir düşünsel yapılanma ile buna uygun olarak şekillenen tek yönlü koruma ve kollama aslında bir anlamda “toplumsal kışkırtma”yı da içerir. Bundan sonrası ise doğal olarak çatışma ortamıdır. Çatışma, karşıtlar arası çelişkinin varılabileceği en üst noktadır. Bu anlamda burada sorumlu olarak, insanı bu duruma iten koşulları ve bu durumun yaratıcısı olan sistemi özellikle sorgulamak gerekir. Direnişlerin boyutları ve şekli ise her zaman değişebilir. Kimi zaman pasif biçimde ortaya çıkan direnişler, koşullara göre kimi zaman aktifleşebilir. Bunun boyutunu önceden kestirmek ve belirlemek zordur. Pir Sultan’ın yaşamı içerisinde de bu boyutlar çeşitli şekillerde görülmektedir.
Farklılığın yoğun olduğu, dengelerin büyük önem taşıdığı top-lumlarda ilişkiler duyarlılık ve özen gerektirir. Oysa ki, duyarlılık ve özen bir yana, rüzgâr her demde bildiği gibi eser, kılıç her demde bildiği gibi keser ise, elbette toplumsal kesimler arasında büyük uçurumların yaşandığı bozuk bir yapı, çürümüşlük, hoşgö-rüsüzlük, horlanma ve olumsuzluklar içerisinde ezilen toplumsal kesimin bütünüyle duyarsız ve tepkisiz kalması düşünülemez. Dolayısıyla, halkın deyimiyle “kaynar kazan kapak tutmaz.” Kısacası düzen bir kez bozulduktan, kaynaşma başladıktan ve çelişkilerin uzlaşma zemini ortadan kalktıktan sonra sistemde yeniden dengeyi kurmak, barışı, güveni ve toplumsal uzlaşmayı sağlamak kolay değildir. Bu bağlamada Alevi direnişinin temelini Osmanlı sisteminin bozukluk ve saldırganlığı içerisinde aramak doğru olacaktır. Pir Sultan’ın şu dizeleri, çelişme ve baskılarla birlikte, içten içe biriken yoğun tepkileri anlatmaya sanırım yetmektedir. “Kimimiz dardadır kimimiz bunda / Kimi zulümatta kandadır kanda...” “Türkmen kalkıp yaylasına yürümez / Yıkılmış aşiret il bozuk bozuk” ya da “Geçmişim serimden korkmam ölümden / Münkir bilmez erenlerin yolundan / Yezit oğlu yezitlerin elinden / Çok demdir didardan kaldım erenler.”
İnsanlar, bir olgunun/yapının kendilerine karşı -kendi dünyaları içinde- ifade ettiği anlama göre tavır/davranış sergiler. Başka bir deyimle olgunun, bireyin yaşamındaki yeri ve etkisi tepkileriyle uyum halindedir. Bu noktada Osmanlı sisteminin, Pir Sultan’ın yoğun özlemler dünyası ve içinden geldiği toplum karşısında ifade ettiği anlam nedir? Bu sorunun yanıtı tartışmasız olayın önemli boyutlarından birinin aydınlanmasının önünü açacaktır.
Düşünen ve sürekli gelişen bir varlık olarak doğadaki canlılar içinde yaratıcı ve üstün yeteneklere sahip olan insan, dağda ovada, varsıllıkta yoksullukta koşullarını yaratan ve yaşayan varlıktır. Doğadaki sonsuz değişim sürdükçe, insanoğlu evrimleştikçe ve kendini geliştirdikçe yaratan da değişir, yaratılan da... Özlemler değişir, istem ve eğilimler değişir. Doğal olarak yaratanlar, yarattığı değerlerden pay almadığı, hak ve özgürlüklerin egemen olduğu bir sistemde insanca yaşamadığı sürece özlemleri büyüyecek, eylem ve söylemleri kimi zaman şekil değiştirse de hiç bir zaman sona ermeyecektir.
Özgürlük, yaşama ilişkin değerleri ve koşulları düşünmek, sorgulamak ve kendini savunmakla başlar. “Sessizliğin sesi” olan Pir Sultan’ın söylemi ve çevresinde gelişen eylemler bu anlamda -Pir Sultan açısından düşünüldüğünde meşru bir zeminde- kendini savunma durumudur. Diğer bir deyişle farkında olunsa ya da olunmasa da içsel özgürlüğün, yaşanan çelişki ve tepkilerin dışa vurumudur. Her eylem kendi yasaları içinde meşru olduğuna göre, olaya Pir Sultan özgülü ve Alevi-Bektaşi toplumu cephesinden bakıldığında ortaya çıkan direniş ve talepler ister istemez meşru-laşmaktadır.
Osmanlı sistemi, bütünüyle “kullaştırma” zihniyeti üzerine kuruludur. “Kul” ise yalnızca mal ve hizmet üretmekle yükümlü-dür. Bunun dışında, kulluk dışı faklı bir görüntü sergileyecek ya da kendini “reaya” olmaktan çıkaracak hiç bir eylem ve davranış içine giremez. Nitekim Kanuni Sultan Süleyman’ın Veziriâzamı Lütfi Paşa’nın 1550 tarihlerinde yazdığı “Asafname”de bu durum çok yalın bir şekilde dile getirilmektedir. Lütfi Paşa’ya göre “Reayadan olup ata ve dededen sipahi zade olmayanı sipahi etme-den dayanmak gerek. Ol kapu açılınca herkes raiyyetlikten kaçup sipahi olmak lâzım gelir. Raiyyet kalmayınca iradı padişâhi kıllet (padişahın gelirinde kıtlık) üzere olmak lâzım gelir... Reayanın defteri Defterhane-i divanda mazbut gerektir... Ve bir yerin reayası zulümden kaçup bir ahar yere gelse ol yerin hâkimi anı eski yerine göndermek gerektir, ta ki memleket harab olmaya.” Bu yaklaşım Osmanlı yönetiminin her dönem süregelen temel anla-yışıdır. Bu bağlamda kendini çevreleyen koşulları sorgulamayan, yaşamın üzerine düşünmeyen, yaşama dair nesnel ve düşünsel boyutta üretimde bulunmayan ve değerler katmayan insan bu zihniyete teslim olan insandır. Bir çeşit tutsaklık olan teslimiyet insanı tüketir, kişiliğini yok eder. Dolayısıyla teslim olan insan, gereksinim duyuldukça kullanılan araç durumuna dönüşür. Sonra yazgısıyla, sefaletiyle, acıları ve tükenmişliğiyle baş başa kalır. “Kul taifesi” bu bağlamda yazgısına teslim olan ve neden ve nasıl olduğunu bilmeden “sürü gibi” güdülen insandır. Yaklaşım ve uygulama-lar göstermektedir ki, “Osmanlı yönetim zihniyeti”nde “reaya” gerçek anlam sürü olarak görülmüştür ve bu algılama ve anlayışa göre “sürü sürülen yere gider.”
İnsanın benliğinde oluşan bilinç ve buna uygun olarak ortaya çıkan davranışlar, kendine olan güven, yaşamın içinde “edilgen” değil, “etken” olması, bilincini ve gelişmişlik düzeyini gösterir. Gelişmiş insan, kulluğu ve güdülmeyi sindiremediği gibi, böyle bir dayatma ve zihniyeti benliğinin bir parçası haline hiç getiremez. Kendine öngürülen yaşam biçimini itirazsız benimsemez. Yani halkın deyimiyle “yol bilen sürüye katılmaz”.
Bu bağlamda etkin ve yönlendirici bir kişi olarak, kendine uygun görülene itiraz eden ve Osmanlı sisteminin kullaştırma zihniyetine teslim olmayan Pir Sultan’ın, ileri düzeyde bir bilinç birikimine sahip olduğunu, Alevi-Bektaşi öğretisi ve kaynaklarının da bu bilinci sürekli beslediğini söylemek gerekir. Tekke ve zaviyelerden, cem ayinleri, muhabbet toplantı ve törenlerine kadar birçok kurum bu bilinç oluşumunda apaçık okul işlevi görür. Bu nedenle Osmanlı döneminde ısrarla merkezi sistemden kendini dışlayan Alevi-Bektaşi toplumunu, eğitimden ve öğretimden uzak, yalnızca aktarım yoluyla gelen sözel bilgilerle yetinen toplum olarak algılamak doğru değildir. Bu kültürün en temel kaynaklarından olan Alevi-Bektaşi şairlerindeki felsefi derinlik, “dört kapı – kırk makam” yoluyla yapılan aşama, ulaşılan bilgi ve olgunluk düzeyi bu düşüncemizi kanıtlar niteliktedir.
Bu konuda üzerinde önemle durulması gereken bir boyut daha var. Alevi-Bektaşi düşünce dünyasında insanlar “özgür ve eşit canlar”dan oluşan bireylerdir. Kimsenin kimseye üstünlüğü yoktur. Elbette, söylemini, düşünce ve davranışlarını böyle bir yapı içinde geliştiren ve olgunlaştıran, böyle bir düşünsel dünyadan soluklanan Pir Sultan; Osmanlının baskısına boyun eğemez, dayatılan “kulluk zihniyeti”ne teslim olamazdı. Alevi-Bektaşi toplumunun söylemiyle “mazlum-zalim” ikileminde, kıyıcılardan yana tavır alarak işbirliğine giremezdi. Kısaca başka bir deyişle bu bilince ulaşan biri belki ser verir ama, koşulları gereği baskı ve talan odaklarını görmezden gelerek suskun kalamaz. Dolayısıyla böyle bir davranış biçimi Pir Sultan’ın doğası ve düşünsel şekillenmesiyle uygunluk içindedir.
Toplumları refaha taşıyan belli temel unsurlar vardır. Bunların başında ise bolluk, bereket ve paylaşımda adalet gelir. Yetersiz üretim, adaletsizlik ve doyumsuzluğun ortadan kaldırılması, toplumsal uzlaşmayı, toplumsal huzuru ve barış içinde bir arada yaşamayı birlikte getirir. Bunların olduğu yerde de çelişkiler en aza iner, gerilim ve çekişmeler yaşanmaz. Bu değerler aynı zamanda insanın gelişim ve düzeyinin göstergesidir. Açık ki, çekişme paylaşmazlığı, paylaşım hoşgörüyü ve barışı simgeler, saygı temelinde bir arada yaşamayı öğretir. Doğal olarak insan bencilleştikçe ve egemenlik hırsı arttıkça derinleşen çelişkiler, toplumsal gerilimi birlikte getirir. Osmanlı sisteminde çatışmaların yoğunluğuna bakarak sistemin nasıl bir zemin üzerinde oturduğu-nu, yöneticilerin hangi düşünsel düzlemde bulunduğunu anlamak bu nedenle zor değildir.
İnsanlığın, özgürlük ve “insanlaşma” yönündeki uzun yürüyüş tarihi boyunca çeşitli boyutlarda direniş ve çatışmalar her zaman yaşanmış ve yaşanacaktır. Belki kimi dönemler şekli ve ifade biçimi değişecektir. Ama varoluş koşulları ortadan kalkmadıkça, yani dönüştürme baskı ve dayatmalar karşısında direnişlerin bitmeyeyeceği de bilinmelidir.
Kısaca söylenecek olursa, çekişme ve çatışmaların altyapısını hazırlayan, direnişleri yaratan; içinde bulunduğu, kendisini çevreleyen tarihsel, toplumsal ve ekonomik koşullardır. Üretim ilişkilerinden, dengesiz gelir dağılımından, dayanılmaz boyutlara varan soygun ve sömürüden kaynaklanan çelişkilerdir. Bir de bunlara üretime ve doyuma yetmeyen olumsuz doğa koşullarını ve geri kalmışlıktan dolayı kır toplumlarında yapılan üretimde verimliliğin sağlanamamasını, ayrıca bu yapıyla uygunluk içinde olan sistemin üzerine oturduğu ve bâtıni anlayışla bütünüyle çelişen düşünsel altyapıyı ve hoşgörü temelinde birarada yaşamaya kapılarını bütünüyle kapatan yaklaşım ve uygulamaları eklemek gerekir.
Bunlar toplumların dayanma/katlanma gücünü tüketen ve ister istemez kimliğini, yaşam hakkını savunmaya zorlayan unsurlardır. Alevi-Bektaşi toplumuyla Osmanlı sistemi arasındaki yaşanan çelişkinin özü aslında budur. Bu çelişki aynı zamanda bu toplumsal çevrelerin kendini merkezi sistemden soyutlamasının ve Pir Sultan gibi önemli bir şairin “siyaset” edilmesinin de en temel nedenlerinden biridir.
Osmanlı sisteminin düşünsel altyapısını, ağırlıkla “Sünni İslam” olarak tanımlanan “Ortodoks İslami düşünce”nin oluşturduğunu yeri gelmişken bir kez daha belirtmekte yarar var. Gerek geçmişinden taşıdığı kültürel değerler, gerekse içinde bulunduğu üretim ilişkileri ve yaşam biçimi dolayısıyla kendi değerler dünyasına uymayan “Ortodoks İslam”ı bir türlü benimseyemeyen Türkmen boylarının, bâtıniliğin ve Safevi düşünsel yapılanmasının adı olan “Kızılbaşlık”tan oldukça derin bir şekilde etkilenmesi üzerine, Osmanlı yönetiminin, “devlet düşüncesi” haline gelen “Ortodoks İslam”ı “karşı düşünce sistemi” olarak daha da yoğun ve katı bir biçimde sahiplendiği ve toplumsal yaşamın her alanında dayanak yaptığı görülmektedir. Bu sahiplenmenin diğer adı tarihçi Solak-zâde’nin deyimiyle, “dinin merasimlerini bozarak ve İslam şeriatının levazımını tezyif eyleyen... rafiziler, fesat ve haydutluk erbabı dinsizler ile... bâtıl mezhep ve âtıl itikadllara, bir bölük kötü yollu dinsize” karşı savaştır.
Bu zihniyet, Kanuni’nin 1554 yılında Şah Tahmasp’a yazdığı mektupta şöyle yansır: “Allah’ın razı olmadığı yola gittiğinden dolayı, bilgili âlimler ve İslam dininin şeyhülislamı kanınızın ve malınızın mubâh olduğuna fetvalar vermişlerdir. Bâtıl mezhep ve âtıl itikadınızda ısrarlı olduğunuz takdirde faydasız vücudunuzun izâlesine (ortadan kaldırılmasına) güzel bir niyetle ve Allah’ın inâyeti ile teveccüh olunmuştur.”
Solak-zâde ayrıca Safeviler üzerine sefere çıkıldığında -1554 yılı- yaşanan durumu şöyle aktarmaktadır. “Nahçivan sahrasında memleketler alan cihan padişahı (Kanuni’yi kastediyor) menzilgâh kurdu. Orada da daha önce olduğu gibi Kızılbaşların ocaklarını garet ve hisâret (yağma ve talan) için akıncı taifesine ruhsat verildi. Akıncılar yirmi günlük yeri fenâ ateşiyle yerle bir eylediler. Mamur ve âbâdân olan hâne ve kaşâneleri yer yüzü ile bir eyleyip taş üzerinde taş bırakmadılar. Zikri geçen akıncıların ellerine giren ganimet hadd ü hesaba gelmez idi.”
Burada özellikle “daha önce” vurgusunun üzerinde durmak gerekiyor. Çünkü bundan anlaşıldığı kadarıyla Osmanlı yöneticileri, Kızılbaş toplumuna karşı baskıların yanında, yağma ve talanı da sürekliliği olan bir “alışkanlık” haline getirmiştir. Bu durum, Pir Sultan’ın “Bir kişi gayetle sevse pirini / Osmanlılar talep eder malını...” şeklindeki söylemini bütünüyle haklı çıkar-maktadır. Peşinden söylediği “Süremedim erkânsızın yolunu” şeklindeki dize ise, bu türden gelenekselleşmiş uygulamalara tepkinin ince bir vurgu-sudur. Çünkü Alevi-Bektaşi söyleminde “yol bilmeyenin yolu sürülmez.”
Sonuç olarak bütün boyutlarıyla Pir Sultan olayı ve savunduğu değerler dünyası, insanlığın özgürlük ve insanlaşma yönündeki uzun yürüyüş tarihinin bir parçasıdır. Bedeli acılarla ödenerek günümüze taşınan bu insancıl birikim, umarız ki, bu aşamadan sonra eşitlik ve adalet, dostluk ve barış kültürünün gelişiminde, saygı ve hoşgörünün egemen olduğu insancıl bir yaşam ikliminde gerektiği gibi değerlendirilir.
Burada genel olarak değerlendirmesini yaptığımız Pir Sultan Abdal’la ilgili çalışmamız, ulaştığımız belge ve sonuçların bir bölümü “Cumhuriyet Kitapları” arasında çıkmıştır. Bkz. Ali Haydar Avcı, Bize de Banaz’da Pir Sultan Derler –Yeni Belge ve Bilgiler Iğında Pir Sultan Abdal, Cumhuriyet Kitaplar, İstanbul 2004. Çalışmamızın bütünü kısa bir dönem sonra yayınlanacaktır.
Azra Erhat, Pir Sultan Abdal ve Sabahattin Eyuboğlu, (Sabahattin Eyub-oğlu, Pir Sultan Abdal, Cem Yayınevi, İstanbul 1977 içinde), Sayfa 6-8.
Bu etkinin nedeni başka araştırmacılar tarafından şöyle dile getirilmektedir: “XVI. yüzyılda Anadolu halkının çileli yaşamını dile getiren güçlü bir sestir Pir Sultan Abdal. Kişiliği, sorunları dile getirişi ve haksızlıklara karşı yürekli direnişiyle halkla özdeşleşmiştir. Özlemi, halkın içinde bulunduğu umarsız durumdan kurtulup, yeni ve hakça bir düzene kavuşmasıdır. Şiirlerinde insan sevgisi, kardeşlik, yaşama eşitliği, barışseverlik, tanrı-insan birliği gibi çağımızda da geçerli, yaşama dönük konuları işlemiştir.” Yurt Ansiklopedisi -Pir Sultan Abdal-, Cilt 9, Anadolu Yayıncılık, İstanbul 1982-83, Sayfa 6932-6933.
Pir Sultan’ı, Pir Sultan yapan bu önemli ayrıntıya bir başka araştırmacı şöyle değinmektedir. “Pir Sultan Abdal’ın şiirlerinde öteki şairleri aşan, onu halkıyla bütünleştiren bir ‘insanca’lık vardır. O, sazını ve sözünü insanca bir düzenin kurulmasına adamıştır.” Ahmet Köklügiller, Pir Sultan Abdal, Ertüze Yayınları, İstanbul 1984, Sayfa 26. Alevi-Bektaşiler kendi “yol”larındaki insana dönük hoşgörü ve saygının enginliğini/derinliğini anlatmak için, “bütün tavlalardan boşanan bizim tavlamızda eğlenir. Bizim tavlamızdan boşanan eğlenecek yer bulamaz” derler.
Pir Sultan deyişlerinin etkinliğini ve derinliğini araştırmacı Mehmet Bayrak şöyle değerlendirmektedir: “Pir Sultan’ın şiiri, yoksul köylülüğün yaşamından gözlemlerle başlayıp, giderek bir öğretiye bağlanan ve bu öğretiyi açımlayıp savunan; daha sonra bunu Osmanlıyla hesaplaşmaya ve mücadeleye dönüştüren, en sonunda da acılı biçimde noktalanan yaşamından kesitler sunan bir çizgi izlemiştir. Bu nedenle, onun ‘duygulu, coşkulu, ve acılı bir şiir evreni’ vardır... Diyebiliriz ki, XVI, XVII, XVIII ve hatta XIX. Yüzyıllara Pir Sultan’ın şiiri egemen olmuştur.” Bkz. Mehmet Bayrak, Pir Sultan Abdal, Yorum Yayınları, Ankara 1985, Sayfa 142. Bu değerlendirme, konuyla ilgili olanlarında çeşitli şekillerde belirttiği gibi gerçekten de isabetli bir değerlendirmedir.
Aslında bir anlamda “inanç” mücadeleleri olarak yansıyan durum sınıf mücadelelerinin kendi koşulları içerisindeki dışavurumudur. Hele bu Osmalı-Alevilik çekişmesi içersinde çok daha bariz bir biçimde öne çıkmaktadır.
Katıldığımız cem törenlerinde böyle bir duruma her defasında bizzat kendimiz de tanıklık etme olanağına sahip olduk.
Değerli bilimadamı İlhan Başgöz’ün çeşitlenmelere ilişkin buraya aldığımız, bir ölçüde bizim yaklaşımımızla koşut olan değerlendirmesi konuya farklı bir açılım getirmektedir. Bu değerlendirmeye göre, “Pir Sultan’ın bize kadar gelmiş şiirlerinden hiçbiri, eksiksiz artıksız onun dilinden ve telinden çıkmış değildir. Günümüze bunlar, halkımızın dilinde ve telinde evrile çevrile, eksile arta, bozula düzele ulaşmışlardır. Bu değişe gelip, değişe gitme halk şiirimizin sözle yaratılmasından ve sözlü yaşamasından ileri geliyor. Aşık kısmı, türkü-sünü çoğunluk, uzun boylu düşünüp taşınmadan, dinleyici ile yüz yüze yaratan adamdır. Ustanın bu yaratması oracıkta yazıya geçip donmaz. Kağıt üzerinde ölümsüzlüğe kavuşmaz. Usta, yarattığı türküyü öz belleğinde yazacak, onu bir ömür boyu, çeşitli çevrelerde, yeniden yeniden çalıp çağıracaktır. Ya belleğin oyun etmesi ile ister istemez, ya da yeni çevrelere uydurmak için bilerek, ya-ratıcı usta kendisi bile türküsünü değişik yerlerde ve zamanlarda değiştirerek söyleyebilir. Böylece ilk yaratıcı, ilk değiştirici de olur. Aynı ustanın dilinden duyulan çeşitlemelerden, hangisinin daha doğru olduğunu kestirmek, daha bu kademede bile zorlaşıyor. Sonraları, ustanın malını alıp satan öteki aşıkların dilinde, bozulmalar ve düzelmeler büyüyecek, bu çeşitlenmeler yeni boyutlara ulaşacaktır.” İlhan Başgöz, Pir Sultan Abdal ve Pir Sultan Abdal Geleneği, (Sabahattin Eyuboğlu, Pir Sultan Abdal, içinde), Sayfa 11-12.
Bu yargıya, gerek Pir Sultan’ın, gerekse başka Alevi-Bektaşi aşıkların binlerce deyişinden oluşan elimizdeki kapsamlı birikimi gözeterek vardığımızı belirtelim. Bu deyiş birikimi karşılaştırmalı inceleme ve çözümlemelerde de işimizi oldukça kolaylaştırmıştır.
Boratav ve Gölpınarlı’da bütün olasılıkları değerlendirerek Pir Sultan’ın Şah Tahmasp döneminde asıldığını, -fakat ne zaman asıldığı konusunda net bir belirleme yapmamalarına karşın- Pir Sultan’ın asılma tarihini 16. yüzyılın son çeyreğine taşımanın mümkün olmadığını söylemektedir. Bkz. Abdülbâki Gölpınarlı – Pertev Naili Boratav, Pir Sultan Abdal, DTCF Yayını, Ankara 1943, Sayfa 78-79. Ayrıca yine aynı araştırmacılar tarafından Pir Sultan’ın “Urum’a bir kaç kez yürüyüş yapan” kuvvetli bir şah -ya da daha doğru bir deyimle şahlara- vurgu yapıldığı belirtilmektedir. Bu araştırmacıların, Şah Kalender isyanından habersiz görünmelerine ve Pir Sultan’ın yaşamındaki yerini “es” geçmelerine karşın, eldeki verilerden hareketle bize göre bu yürüyüşü yapanlardan biri, 1527 yılında isyan edip “Urum’a yürüyüş eyleyerek” Rum eyaletini bir anlamda “hallaç pamuğu” gibi atan Şah Kalender; diğeri Şah İsmail’den sonraki Safevi devletinin güçlü hükümdarı, Çaldıran sonrası örselenen umutların yeniden dirilmesine vesile olan, Anadolu’daki Kızılbaş halifelerle ilişkileri sürekli canlı tutarak, bu anlamda Osmanlı yöneticilerini tedirgin eden Şah Tahmasp’tır.
Konuyla ilgili birçok belge bulunmaktadır. Sözgelimi, bunlardan Rum (Sivas) beylerbeyine gönderilen 15 Zilhicce 984 (5 Mart 1577) tarihli hüküm ilginç örneklerden biridir. “Rum beğlerbeğine hüküm ki, hâlâ Yukarı Cânibden casusu gelüb Vilayet-i Rum’a müte’allik Sivas’a karib yerlerde Kangallı ve Alipınarı ve ol etrafın ahâlisi ve sınurının beri cânibi Amasaya ve Çorum ve Hüseyiâbâd ve Merzifon Ovası ve sâir ol havâlide olan halkın ekseri rafz ve ilhâd ile meşhur olub Yukarı Cânibe meyl ve muhabbetleri ve alâkaları ve adamları muttasıl varub geldüğü ve nuzur sadakât götürdüklerin... sâbit olanları birere tarikle ele getürüb dahi âhar thmet ile haklarından gelüb vücûd-ı habâset-alûdların sahife-i rûzgârdan mahv nâbûd eyleyesiz...” BOA, Mühimme Defteri - 29, Sayfa 210, Hüküm No: 491, (Aktaran: Saim Savaş, XVI. Asırda Anadolu’da Alevilik, Vadi Yayınları, Ankara 2002, Sayfa 209.) Belgede ve kaynaklarda belirtildiği gibi 16. yüzyılda Anadolu halkının büyük çoğunluğu -en azından dörtte üçü- Kızılbaşlık öğretisine bağlıdır. Bu durum Hadidi’de, “Kızılbâş idi Rûm’dan tâ der-i Çin / Nice Çin tutdı Şark u garbın için” biçiminde geçmektedir. Hadidi, Tevârih-i Al-i Osman (1299-1523), (Hazırlayan: Necdet Öztürk), Marmara Üni. Fen-Edebiyat Fak. Yayını, İstanbul 1991, Sayfa 386. Bu gerçekliği, Ali Bin Abdülkerim Halife Yavuz Sultan Selim’e sunduğu “ariza”sında şöyle belirtiyor: “Üşde (işte) bir zaman geldi kim Rûm (Anadolu) memleketinin halkının çoğu Erdevil (Kızılbaş) olup kâfir oldu.” Peşinden Ali Bin Abdülkerim Halife’nin hızını alamadığı anlaşıyor ki, “Bunlar ki “Erdevil gelürse hep uyarız, tâbi oluruz didiler, nice fâsid fikirlerle meşgul oldular... bu me’lunlar “Şah” “Şah” dirler, niçün mü’minler “Allah” “Allah” dimezler ve bunlara kılıç çalmazlar” demekte, “heman gayret-i İslâm sizde kalmıştır, bu kâfirleri hep kırmak gerektir” diyerek Sultan Selim’den Kızılbaşlara kılıç çalmasını istemektedir. Bkz. Selâhattin Tansel, Yavuz Sultan Selim, Milli Eğitim Bakanlığı Yayını, Ankara 1969, Sayfa 28. Anadolu’daki bu Kızılbaş yoğunluğuna ilişkin Hoca Sadettin Efendi’nin anlatımı ise şöyledir: Şah İsmail “bütün Haydariye taifesini yanına toplamakla nice azgın yaradılışlı ve rafizi mezhebinde olan Türk yanına derilmiş bulunuyordu. Atalarının halifeleri Rum (Anadolu) diyarına yayılmış olmakla Ali dostları ile müridleri sayıya gelmez ve hesaba sığmaz ölçüye ulaşmıştı.” Hoca Sadettin Efendi, Tacü’t – Tevarih, Cilt 3, (Hazırlayan: İsmet Parmaksızoğlu), Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara 1992, Sayfa 345.
6 Numaralı Mühimme Defteri, Cilt 2, Başbakanlık Osmanlı Arşivi Yayını, Ankara 1995, Sayfa 247-248, Hüküm No: 1261.; BOA, Mühimme Defteri - 19, Sayfa 236, Hüküm No: 484.; Mühimme Defteri - 29, Sayfa 210, Hüküm No: 490, (Aktaran: Saim Savaş, XVI. Asırda Anadolu’da Alevilik, Sayfa 201, 209.)
Özellikle direniş ve isyanlarla ilgili başka çalışmalarımızda konunun bu yönlü uzun irdeleme ve çözümlemesini yaptığımız için burada yeniden uzun ve ayrıntılı bir açılıma girmiyoruz. Yalnızca konuyla ilgisi ve önemi dolayısıyla kısa bir değinmeyi gerekli gördük.
Ayrıca bu bağlamda ister istemez şu soru akla gelmektedir. Sistemini talan üzerine kuran, başkalarının ürettiği değerleri çeşitli yollarla elinden alan, farklı yaşam biçimi ve kültürel değerlere yaşam hakkı tanımayan bir zihni-yetin neresi meşrudur? “Meşru olmak” yalnızca egemenlik aygıtını elinde tutmak anlamına mı gelir? Bu sorunun yanıtı bazı konuların anlaşılmasını kolaylaştıracaktır. Üstelik Osmanlı yöneticileri bu meşruiyeti “din/inanç sistemi” üzerinden sağlamaya çalışmışlar, diğer bir deyişle “şeriatı -ortodoks inanç sistemini- düzenin genel meşruiyeti için bir kutsal kılıf olarak kullanmışlardır.” Erdoğan Aydın, Osmanlı Gerçeği, Cumhuriyet Kitaplar, (6. Baskı), İstanbul 2004, Sayfa 392.
Çorum beyine gönderilen 8 Ramazan 984 (30 Kasım 1576) tarihli hüküm bu anlayışın açık bir örneğidir: Hüseyin Hâkime virildi fi 8 Ramazan sene 984, Çorum beği Yusuf Beğe hüküm ki, mektub gönderüb Çorum sancağında vâki olan kasabât ve kurâda sâkin olan Etrâk Tâifesi (Türkmen topluluğu) yarar atlar besleyüb âlât-ı harb ile binüb sipahi tarzında gezüb ve ekseri Kızılbaş nâmına olub bir fesada mübâşeret eylemekden hayf olunmağın Etrâk Tâifesi yarar atlar beslemeyüb ve âlât-ı harb ile yürümeyüb ve Kızılbaş nâmına olanlar teftiş olunub ref olunmak içün hükm-i şerif virilmesin bildirmişsiz imdi Etrâk Tâifesi yarar atlara binüb yarak (çeşitli harp aletleri) kullanmağa emrim yokdur buyurdum ki, vüsul buldukda bu bâbda mukayyed olub mukaddemâ muhkem tenbih ve te’kid eyleyesiz ki, Etrâk Tâifesi çiftlerin sürüb yarar atlara binmeyüb ve yarak kullanmayalar ba’de’l-yevm eslemeyüb Etrâkden her kimde yarar at ve yarak bulunursa toprak kadıları ma’rifetleriyle sipahilere değer bahâlarıyla akçe ile satdırub Etrâk ve re’âyâda yarar at ve yarak (çeşitli harp aletleri) ve tüfenk komayasız husus-ı mezbur mühüimdir ihmâl ve müsâheleden hazer eyleyesiz şöyle ki, min ba’d Etrâk ve re’âyâda yarar at ve yarak (çeşitli harp aletleri) ve tüfenk bulunduğu istimâ oluna neticesi sana âid olur ana göre mukayyed olasız amma bu bahâne ile kendü hallerinde olanlara dahl olunmakdan hazer eyleyesiz. BOA, Mühimme Defteri - 28, Sayfa 374, Hüküm No: 968, (Aktaran: Saim Savaş, XVI. Asırda Anadolu’da Alevilik, Sayfa 206.) Bu hükümü tamamlayan Koçi Bey’in aşağıda verdiğimiz yaklaşımı ise, çağlar boyunca kesintisiz süren bu Osmanlı zihniyetini çok yalın bir biçimde ele vermektedir. “Reaya ki ata binüb kılıç kuşanmağa mu’tad ola (alışa) ol lezzet damağında cây-gir olub (yerleşip) tekrar raiyyet (vergi veren kullar) olamaz. Bi’l-âhire (sonra) gürûh-ı eşkiyaya mulhak olub (karışıp) nice fitne ü fesada (bozgunculuğa) bâ’is (sebep) olur. Vilâyet-i Anadolu’da mukaddemen (daha önce) zuhûr eden (ortaya çıkan) celâli eşkiyasının ekser (çoğunlukla) cünd ü leşkeri (asker ve yardımcıları) bu makûlelerdi (kesimlerdi).” Koçi Bey Risalesi, (Yayına hazırlayan: Yılmaz Kurt), Akçağ Yayınları, Ankara 1998, Sayfa 17-18.
Türk Ziraat Tarihine Bir Bakış, Birinci Köy ve Ziraat Kalkınma Kongresi Yayını, İstanbul 1938, Sayfa 31.
Bu arada “reaya” kavramının tam karşılığının “sürü” olduğunu da unutmamak gerekir. Reaya için ayrıca bkz. Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, Cilt III, Milli Eğitim Bakanlığı Yayını, İstanbul 1983, Sayfa 14-16.; Murat Özyüksel, Feodalite ve Osmanlı Toplumu, Uludağ Üniversitesi Yayını, Bursa 1989, Sayfa 97-99. .; Türkân Yeşilyurt, Osmanlı Toplum Düzeni ve Halk Şiiri, Karşı Yayınlar, Ankara 1994, Sayfa 9-10.
Bu durum aslında bütün Alevi-Bektaşi şairleri için geçerlidir.
Bu arada bazı ilişkileri daha ayrıntılı değerlendirebilmek için yeri gelmişken Alevi-Bektaşi zaviyeleri hakkında sanırım kısa bir açıklama yararlı olacaktır. Osmanlı döneminde genellikle kırsal alanda kurulan zaviyeler, dergahlardan daha küçük olan tekkelerdir. Zaviyelerin kurucusu derviş ve babalar ise toplumu eğiten ve yönlendiren öncüler, yol gösterici kişilerdir. Zaviyelerini çoğunlukla kolayca erişilemeyen ıssız ve sarp yerlere kuran, dağ başlarını, konalga ve geçitleri yurt tutan, bağ-bahçe işiyle uğraşan, ekin eken, bostan yetiştiren kısacası kendi emeğiyle geçimini sağlayan derviş ve babaların, göçebe, yarı göçebe ve köylüler arasında yönlendirme ve öğütleri, davranış biçimleri ve yaşam tarzlarıyla çok etkin oldukları görülmektedir. Bu oluşumların aynı zamanda birlikte üretimin yapıldığı, aynı kazanda pişirilerek hakça paylaşımın ve eşitliğin sağlandığı, yani ortaklaşa üretim ve ortaklaşa tüketimin sisteminin yaşandığı merkezler durumunda olduğunu da belirtmeyi ayrıca gerekli görüyoruz. En azından, henüz çözülme ve yozlaşma sürecinin yaşanmadığı 16. yüzyıl sonlarına kadar böyle bir belirleme rahatlıkla yapılabilir. Zaviye kurucuları ve kendisine bağlananların -talip ya da mürit çevrelerinin- başlarda genellikle aynı aşiret çevresine mensup oldukları göze çarpmaktadır. Değerleri, düşünce dünyaları, önermeleri bu toplulukların yaşam biçimi ve değerler dünyasıyla bütünüyle örtüşmektedir. Zaviyeler kuruldukları çevrelerde adım adım, süreç içerisinde birer etkili merkezler haline gelmiştir. Bu etkinlikleri eylemlerde de açıkça ortaya çıkmaktadır. Kuruluş aşamasında genellikle birkaç müritle kurulan ve bir çeşit sığınak ve eğitim merkezi durumunda olan, yoksullara yardım edilen, yolcuların konukladığı, töre ve törenlerin yürütüldüğü bu zaviyelerin önemli bir etki alanı yarattıkları, zamanla çevrelerinin yerleşim birimi haline geldiği ve etkinliklerinin yavaş yavaş geniş bir çevreye yayıldığı görülmektedir. Ayrıca buralarda yaşayan derviş ve babaların genel olarak üretimle uğraşan, elinden iş gelir, yetenekli, tarımcılıktan anlayan, yerleşik düzen eğilimli ve örgütçülük yeteneği yüksek insanlar oldukları görülüyor. Bu anlamda yerleşiklik eğilimiyle zaviyelerin, göçebe aşiretler arasında düzenli yerleşime geçişte bir çeşit özendirici rol oynadığı söylenebilir.
Burada, Pir Sultan’ın altyapısı olan Alevi-Bektaşi öğretisinin çok boyutlu çözümlemesi de ayrı ve önemli bir görev karşımıza çıkmaktadır. Bununla birlikte “farklı kökenli öğeleri biraraya toplayan ‘senkretik’-bağdaştırmacı /kaynaştırmacı- bir inanç” (Iréne Mélikoff, Uyur İdik Uyardılar, Cem Yayınevi, İstanbul 1994, Sayfa Sayfa 18.) sistemi olarak Alevi-Bektaşi dünyasının kolayca derinliğine inmenin ve dar kalıplar içerisinde çözümlemesini yapmanın olanaklı olmadığını belirt-mekte yarar görüyoruz.
Bu “mazlum-zalim” ikilemi Hacı Bektaş Vilâyetnâmesinde de ilginç bir motif olarak karşımıza çıkmaktadır. Horasan’dan güvercin donunda kalkıp gelen Hacı Bektaş’ı, Rum erenlerinden Hacı Doğrul doğan şekline girerek karşılar. Tam olanca heybetiyle üstüne süzülüp inerken Hacı Bektaş insan kılığına girer ve doğanı tutup öyle bir sıkar ki, Hacı Doğrul’un aklı başından gider. Hemen kalkarak peymançeye durur, özür diler, Hacı Bektaş’ın eline ayağına düşerek “kem bizden, kerem sizden” der. Hünkâr ise, “ey Doğrul, er eri böyle karşılamaz. Siz, bize zalim kılığında geldiniz, biz size mazlum kılığında; eğer güvercinden daha mazlum bir mahlûk bulsaydık onun şeklinde gelirdik” der. Menakıb-ı Hacı Bektaş Veli “Vilâyetnâme”, (Hazırlayan: Abdülbâki Gölpınarlı), İnkilâp Kitapevi Yayını, İstanbul 1958, Sayfa 19. Görüldüğü gibi bu karşıtlık içerisinde “güvercin” motifi, mazlumu, dostluk ve barışı, “doğan” donundaki “zalim” motifi ise saldırganlık ve acımasızlığı simgelemektedir.
Burada önemli bir ayrıntıyı bilince çıkartmak gerek. Yalnızca Pir Sultan Abdal değil, gerek Selçuklu döneminde yetişmiş Baba İlyas, Hacı Bektaş, Yunus Emre, Nasreddin Hoca, gerekse Osmanlı döneminde yetişmiş Şeyh Bedreddin, Kaygusuz Abdal, Karacaoğlan, Kul Himmet, Köroğlu, Muhiddin Abdal, Dedemoğlu, Teslim Abdal, sonraki dönemlerde yetişmiş Seyrani, Dadaloğlu gibi sayısını yüzlerle ifade edebileceğimiz, bugün Türkiye halk kültürünün ortak değerleri ve “köşe taşları” olarak tanımlanabilecek şair ve düşünürlerin hiç biri kendi dönemlerinde egemen sınıflarla barışık değildir. Kendi köklerine bütünüyle yabancılaşarak, onu hor gören, aşağılayan, “kulluk” dışında başka bir alan bırakmayan yönetimlerle, halkın içinden gelen ve bir anlamda toplumun gören gözü, söyleyen dili olan bu isimlerin barışık olması, o koşullarda ayrıca mümkün de değildi. Bu bağlamda, bu isimlerin aynı zamanda “bir direniş kültürü”nün ifadesi olduğunu söylemek gerekir. Osmanlı yöneticilerinin bu yaklaşımıyla ilgili ayrıca bkz. Erdoğan Aydın, Osmanlı Gerçeği, Sayfa 32-38.
Bu kavramı “asimilasyon” deyiminin karşılığı olarak kullanıyoruz.
Osmanlı vakanüvislerinin anlatım biçimi bu etkilenmeye tepkisel yaklaşımın tipik bir örneğini oluşturmaktadır. Sözgelimi, Celâlzâde Mustafa’nın burada verdiğimiz Kızılbaşları tanımlama ve sunma şeklinin karşıtlık ve kinin boyutunu sergilemeye yettiği sanırım rahatlıkla söylenebilir: “Tâ’ife-i evbâş-i Kızılbaş, mezâhib hirâş, fırkâ-i hûn- pâş ve din- tirâş ve rafz- faş... (Rezil Kızılbaş toplumu, bozuk mezhepliler, kan döken topluluk, dini saptıran, inanç bozukluğu belli olan...” Petra Kappert, Geschichte Sultan Süleymân Kânûnîs von 1520 bis 1557, - Celâlzâde Mustafâ, Tabakât ül-Memâlik ve Derecât ül-Mesâlik-, Franz Steiner Verlag Gmbh, Wiesbaden 1981, Sayfa 38, 297b.
Barışçıl, eşitlikçi, insanı kutsayan ve hakkı/adaleti temel alan anlayışıyla, kendine özgü bir yapılanma olan “Kızılbaşlık İnancı” ve içerdiği motifler, kimi araştırmacılar tarafından “Anadolu’da itikadi burhan” olarak değerlendirilmektedir ki; kendine özgü özellikleri, töre ve törenleriyle “ortodoks inanç dünyası”na bütünüyle ters böyle bir yapılanmanın, sosyo-ekonomik ve kültürel temellerini görmezden gelerek, bu yönde bir değerlendirmeye gitmenin çok da isabetli bir yaklaşım olmadığını söylemek gerekir. Ayrıca bu bakış açısı, konuya “sapkınlık” olarak bakan anlayışla büyük ölçüde örtüşen bir yaklaşımdır. Bazı araştırmacılar ise, Alevi-Bektaşi yolağını kendi gerçekliği içinde değerlendirme yerine ya da temel değerlerinden kopararak, görüldüğü kadarıyla önkoşullanmanın etkisiyle, içeriğinden ne anlaşıldığı açıkça belli olmayan “Türkmen Sünniliği” gibi zorlama bir kalıbın içine sokmaya çalışmaktadır ki, Ortodoks yapıyla Alevi-Bektaşi yolağını nesnel bir bakışla karşılaştıranlar, bu oluşumların her açıdan ne denli farklılıklar içerdiğini kolaylıkla görebilir. Bu yaklaşımlar için bakınız: Saim Savaş, XVI. Asırda Anadolu’da Alevilik, Sayfa 24-27, 29.; Ethem Rûhi Fığlalı, Türkiye’de Alevilik Bektaşilik, Selçuk Yayınları, (2. Baskı), Konya 1991, Sayfa X. .
Solak-Zâde Mehmed Hemdemi Çelebi, Solak-Zâde Tarihi, Cilt 2, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara 1992, Sayfa 238.
Oldukça geniş bir alan olan yirmi günlük yer/menzil, Doğu Anadolu’nun neredeyse büyük bir kesimidir.
Solak-Zâde, a.g.e, Cilt 2, Sayfa 239.
Bazı yazarların Pir Sultan’ı değerlendirirken “Anadolu Türkünü Sünni-Alevi diye bölen, ikiye ayıran, Sünniyi Aleviye: “Kızılbaş-Münkir” diye saldırtan, Aleviyi Sünniye yezit diye kışkırtan bir yanlış, bir tehlikeli görüş, bir kısım şairlerin şiirlerinde bir kin, bir düşmanlık kasırgası halinde esmeye başlamıştır... Pir Sultan Abdal’ın ölümden korkmadığını söyleyerek üzerine yürümek istediği “Yezit oğlu yezitler”, meydan okuduğu “kadılar”, “müftüler” hep kendi devrinde yaşamış Anadolu Türk unsurunun Alevi olmayan kısmıdır. Pir Sultan Abdal’da bu duygular o kadar hissi, o kadar çok gayri akli, gayrı mantıki yönde gelişmiştir ki, onu zaman zaman Hz. Ali mefkûresinin dışına çıkarmıştır.” demesi olaya ne denli sığ ve taraflı bakıldığının çarpıcı bir örneğidir. Bkz. Yavuz Bülent Bakiler, Aşık Veysel’de Milli Ülkü, Sıvas Folkloru, Cilt 1, Sayı 4, Mayıs 1973, Sayfa 4-5. Oysa nesnel bir bakışla irdelendiğinde döneme ilişkin tarihsel ve toplumsal gerçeklerin çok farklı olduğu görülür ve bu değerlendirme içerisinde ifadesini bulan yapı bizzat Osmanlı sisteminin, kurumlaşma ve üzerinde oturduğu ortodoks yapıya tekabül eden idolojik düzlem içerisinde yarattığı bir durumdur.
Alevi-Bektaşi toplumunun düşünsel birikimi ve kültürel değerleri, Türkiye toplumu için anlamlı ve önemli bir miras olmasına karşın, Yavuz Sultan Selim başta olmak üzere Osmanlı yöneticilerinin acımasız baskı ve kıyımlarını bütünüyle olumlayan, onların “ne kadar isabetli hareket ettiğini” belirten ve kendi deyimleriyle “kanlı tedbirleri” gerekli bulan ya da hem kendisini Alevi olarak tanımlayan, hem de Yavuz’u büyük padişah, kırk bin Alevinin öldürülmesini ise “ufak tefek hata” gören bir duruş noktası üzerinden bu mirasın ne yazık ki gerektiği gibi değerlendirilemeyeceği açıktır. Hele de, bazı kaynaklarda görülen “memleketi Şiilerin (doğrusu Alevilerin, çünkü o dönem ve sonrasında kurum olarak Ortodks İslami yapının bir başka türevi olan Şiilik hiç bir zaman Anadolu’da etkili olamadı. A. H. A.) mânevi tesirinden kurtar-mak için siyâseten şiddete başvurmaya mecburdu” gibi bir anlayışı savunmaya kalkışmak, bu kültürel miras ile birlikte önem taşıyan bazı duyarlılıkların hiç anlaşılamadığının başka göstergeleridir. Aslında bu yaklaşımlara en iyi yanıt yine Osmanlı tarihçisi Kemalpaşazâde tarafından verilmektedir: “Dime zulm ide zalim irmeye hülk / Durur küfr ile durmaz zulm ile mülk.” İbn Kemâl, Tevârih-i Al-i Osmân, VIII. Defter, (Hazırlayan: Ahmet Uğur), Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara 1997, Sayfa 149. Bu anlayışlar için bkz. İ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Cilt 2, Sayfa 256-257.; Selâhattin Tansel, Yavuz Sultan Selim, Sayfa 94.; Yatağanoğlu Alim Can, Oğuzlardan Yatağan Mahmud Sultan, Uyum yayınları, Ankara 1997, Sayfa 157.; Josef Von Hammer, Büyük Osmanlı Tarihi, Cilt 2, (Yayına hazırlayanlar: Mümin Çevik - Erol Kılıç), Üçdal Neşriyat, İstanbul 1989, Sayfa 583. (Hammer Tarihine “Mütercim” tarafından eklenen not.) Hülk: Son bulma, yok olma.
|